KDY’de kitap yayınlatmak

Hayal gücünüz yıllardır demlenen bir şarap gibiydi. Zihninizin mahzenlerinde sabırla bekleyen karakterler, olaylar ve dünyalar vardı. Belki bir sabah kahvesinde, belki uykusuz bir gecenin sonunda o büyülü “başlama” anı geldi. Parmaklarınız klavyenin üzerinde gezinmeye başladığında, artık geri dönüşü olmayan bir yolculuğa çıktığınızı biliyordunuz. Aylar, belki de yıllar boyunca her boş anınızı, her fedakârlığınızı o metne adadınız. Dostlarınız dışarıda gezerken siz kurgunuzdaki bir düğümü çözmeye çalışıyor, ailenizle geçireceğiniz zamandan çalıp karakterlerinize hayat üflüyordunuz. Son noktayı koyduğunuzda, içinizde hem devasa bir boşluk hem de bir dağı fethetmiş olmanın tarifsiz gururu vardı. Eseriniz, ruhunuzun bir parçası, en mahrem sırdaşınız olmuştu.

Sonra o meşhur ve meşakkatli süreç başladı: Yayınevi maratonu. Özenle hazırladığınız dosyanızı, umut dolu bir ön yazıyla birlikte onlarca yayınevinin e-posta kutusuna gönderdiniz. Ve bekleyiş… O bekleyiş ki, eserinizi yazmaktan daha zordu. Gelen ilk cevaplar, midenize bir yumruk gibi oturdu. “Yayın politikamıza uygun değildir,” diyen kibar reddedişler, en iyi senaryoydu. Çoğu zaman ise sadece derin bir sessizlik vardı; varlığınızın ve emeğinizin hiçe sayıldığı, cevaba bile layık görülmediğiniz o sağır edici sessizlik. Bazıları ise hayallerinizi bir ticari meta olarak görüp, “baskı masraflarına ortak olursanız basarız” diyerek umudunuzu parayla tartmaya kalktı. Kapılar bir bir yüzünüze kapanırken, o tutkuyla yazdığınız eser, sanki kollarınızda can veren bir çocuğa dönüştü.

Tam umudunuzu yitirecekken bir ışık parladı: Self-publishing, yani Kişisel Yayıncılık. Türkiye’deki en bilinen temsilcisinin Kitapyurdu Doğrudan Yayıncılık (KDY) olduğunu öğrendiniz. Sistem basitti: Aracıyı ortadan kaldır, kendi kitabının efendisi ol. Yepyeni bir heyecanla dosyalarınızı onların sistemine yüklediniz. Ancak ilk darbe yine gecikmedi: “Editasyon yetersizliği nedeniyle reddedildi.”

O yola girmiştiniz bir kere, geri dönemezdiniz. İki seçeneğiniz vardı: Ya bütçenizi zorlayarak profesyonel bir editör bulacak ve yüzlerce, belki binlerce lira harcayacaktınız ya da kendi kendinizin editörü olup haftalarca, gecelerce metninizin üzerinde bir cerrah titizliğiyle çalışacaktınız. Her bir virgülü, her bir “de/da” ekini, her bir anlatım bozukluğunu düzelttiniz. Metniniz nihayet KDY’nin teknik süzgecinden geçmeyi başardı. Sırada kapak tasarımı vardı; yine ya bir tasarımcıya ücret ödeyecek ya da şablonların arasında kaybolup eserinize bir kimlik giydirmeye çalışacaktınız.

Sonunda o beklenen e-posta geldi: “Kitabınız onaylanmış ve sözleşmeniz hazırlanmıştır.” İmzaladığınız dijital sözleşme, bir zafer nişanı gibiydi. Birkaç gün içinde kitabınızın Kitapyurdu’ndaki satış sayfası hazırdı. Titreyen ellerle ilk siparişi siz verdiniz. O an, tüm o reddedilişleri, tüm o yorgunlukları unutturan bir andı. Sanki yıllardır beklediğiniz bayramın sabahına uyanmış gibiydiniz. Kargo bildirimini her gördüğünüzde kalbiniz yerinden fırlayacak gibi oldu. Ve nihayet o paket geldiğinde, kendi adınızın ve eserinizin basılı olduğu o kapağa dokunmak, sayfaların kokusunu içinize çekmek… Bu, parayla satın alınamayacak bir mutluluktu.

Hemen sosyal medya hesaplarınızda gururla duyurdunuz: “Kitabım çıktı!” Eşinizden, dostunuzdan, akrabalarınızdan gelen tebrik mesajları, paylaşımlar ve “hemen sipariş veriyorum” sözleri içinizi ısıttı. İlk satış rakamları da bu yakın çevrenin desteğiyle yüzünüzü güldürdü. Hatta okyanusta bir damla gibi de olsa, sizi hiç tanımayan bir-iki kişinin de kitabınızı almasıyla umudunuz yeşerdi. Acaba olacak mıydı?

İlk hafta her gün, hatta her saat başı satış raporu sayfasını yenilediniz. Sonraki haftalar günde bir defaya düştü. O küçük, heyecan verici artışlar durulduğunda, kontrol sıklığınız birkaç günde bire, sonra haftada bire, sonra da ayda bire indi. Ve en sonunda, o sayfayı hiç açmaz oldunuz. Raporlar hep aynıydı: Sıfır.

Gerçekler işte o zaman tüm çıplaklığıyla yüzünüze vurdu. KDY, size kitabınızı “basma” sözünü tutmuştu, evet. Ama bu, denize bir şişe bırakmaktan farksızdı. Şişenin bir sahile vurup birileri tarafından bulunması tamamen şansa kalmıştı. Kitabınız on binlerce eser arasında sadece bir taneydi. Etkili bir reklam bütçeniz, sizi tanıtacak bir ajansınız, kitabınızı kitapçıların raflarına koyacak bir dağıtım ağınız yoktu. KDY’nin çalışma sistemi, her ne kadar teknik olarak başarılı olsa da ruhu eksikti. Kitapyurdu gibi dev bir markanın gücünü arkasına alıp “İşte bunlar da bizim yazarlarımız, bizim keşiflerimiz!” diyerek öne çıkarmadığı sürece, o kitaplar dijital bir mezarlıkta sessizce beklemeye mahkûmdu.

Bir ara yazarlar için ne kadar büyük bir umut ışığı yanmıştı oysa. KDY’nin dağıtım ajanslarıyla bir çalışma fırsatı sunduğu kısa bir dönem oldu. Bu, kitabınızın sadece internette değil, belki bir D&R’da, bir kitabevinin rafında okurla buluşma ihtimali demekti. Çok büyük bir adımdı, kişisel yayıncılığı profesyonel lige taşıyabilecek bir hamleydi. Ama sonra ne olduysa oldu ve bu seçenek sessiz sedasız kaldırıldı. O kapı da kapandı.

Sözün özü, eğer derdiniz sadece içinizdeki o ateşi söndürmek, hayal gücünüzü somut bir esere dönüştürmek, kütüphanenize kendi yazdığınız bir kitabı koymak ve “ben bir kitap yazdım” demenin onurunu yaşamaksa, KDY bunun için mükemmel ve paha biçilmez bir sistemdir. Ancak eğer hayaliniz, eserinizin elden ele, dilden dile dolaşması, tanımadığınız insanların hayatlarına dokunması, bir okur kitlesi oluşturması ve adınızın “yazar” olarak anılması ise, bu sistemle bu hedefe ulaşma ihtimaliniz ne yazık ki neredeyse sıfırdır.

Kitabınız bir süre sonra anılarınız arasındaki yerini alacak, belki siz bile varlığını unutacaksınız. Ta ki bir gün evde temizlik yaparken bir kolinin içinde kendi eserinizi bulana dek. O an, hem tatlı bir gururu hem de gerçekleşmemiş bir hayalin burukluğunu aynı anda hissedeceksiniz.