Ben, ilkokul kapısından içeri girdiğimde okuma yazmayı çoktan sökmüş bir çocuktum. 80’ler ve 90’lar kuşağının çocukları, o günlerin ruhunu iyi hatırlar. Bizim zamanımızda, televizyonun en masum ve öğretici yüzü olan “Susam Sokağı” diye bir dünya vardı. Edi ile Büdü, Kurabiye Canavarı ve diğerleri, farkında bile olmadan bana harflerin sırrını öğretmişti. O günleri düşündüğümde, annemin bir defter alacak parasının olmayışının beni nasıl şekillendirdiğini daha iyi anlıyorum. Benim defterim, babamın okuduğu gazetelerin kenar boşluklarıydı. O pürüzlü kağıtların üzerine yazarak, mürekkepli satırları heceleyerek geçerdi günlerim. Sosyal medyanın hayal dahi edilmediği o yıllarda, gazeteler evin en önemli iletişim ve öğrenme aracıydı.
Okul başladığında, öğretmenimin arkadaşlarıma sabırla öğrettiği çizgiler, harfler ve heceler benim için çoktan aşılmış birer merhaleydi. Bu durumda yalnız da değildim; Emin adında bir arkadaşım da benimle aynı kaderi paylaşıyordu. Öğretmenimizin defalarca tekrar ettirdiği, sıraları dolduran o monoton alıştırmalar, bizim zihin seviyemizin çok gerisindeydi. Bu durumu fark eden öğretmenimiz, babam olmadığı için annemi okula çağırdı. Niyeti iyiydi; beni doğrudan üst sınıflardan birine alarak potansiyelimi ziyan etmek istemiyordu. Fakat annemin yüreğindeki koruma kalkanı buna izin vermedi. “Daha çok küçük, büyüklerin arasında ezerler yavrumu,” diyerek bu teklifi reddetti. Emin ise bu fırsatı değerlendirip doğruca üçüncü sınıfa geçti.
Benim içinse iki yıl sürecek bir bekleme dönemi başlamıştı. Sınıf arkadaşlarım harflerle boğuşurken, ben sıraların arasında romanların dünyasına dalıyordum. Bugün ilkokullarda okutulması dahi eleştirilen Ömer Seyfettin’in “Falaka”sını ben daha birinci sınıfta, o küçük halimle bitirmiştim. O iki yıl boyunca kaç roman, kaç öykü devirdiğimi şimdi hatırlamıyorum bile. Ama sanatla, edebiyatla olan kopmaz bağımın temellerinin o yıllarda atıldığını çok net hatırlıyorum. Bu süreç beni sanatsal bir arayışa itti. Katıldığım resim, şiir ve öykü yarışmalarının sayısını unuttum. Kazandığım ödüllerin çoğu hafızamdan silinmiş olsa da, içlerinden bir tanesi tüm hayatımı değiştirecek kadar değerliydi benim için. O ödül, bana bir vizyon vermişti: Ben çok iyi bir sanatçı olacaktım. Zihnimde başka hiçbir düşünceye yer yoktu.
Ancak çocukluğun o maymun iştahlı ve çabuk vazgeçen doğası, yakalandığım bir hastalıkla birleşerek bu hayali sekteye uğrattı. Dördüncü sınıftaydım ve günlerce, haftalarca yatağa bağlı kaldım. Şanssızlığım bununla da bitmedi; beş yıllık ilkokul hayatımdaki üçüncü öğretmenimleydim ve aramızda henüz bir bağ kurulamamıştı. Bu uzun süreli hastalık, beni eğitimde geriletti. O zamana dek çevresinden sürekli övgüler duyan, yarışmalardan ödüllerle dönen ben, hastalığımın bir sonucu olarak matematik karneme düşen o ‘4’ notuyla sarsıldım. Bu, hayatımdaki ilk büyük kırılmaydı. İçimde bir şeyler tamir edilemeyecek şekilde çatlamıştı. Etrafımdakilerin “Büyük Adam Olacak” dediği o çocuğun tüm özgüvenini, zihnimde tek bir rakam yerle bir etmişti. Artık büyük adam olamayacaktım.
Alıştığım övgüyü ve takdiri başka yollarda aramaya başladım. Kendimi basketbola, halk oyunlarına, futbola adadım. Kimilerine göre bu alanlarda da başarılıydım, kimilerine göre ise yetersizdim. Ama asıl sorun, yaptığım hiçbir şeyin benim içime sinmemesiydi. Ruhum ait olduğu yere, sanata dönmek için çırpınıyordu. Tiyatroyu denedim, hem de defalarca. Fakat sahnede olmak bana göre değildi; ben yazılan bir metnin piyonu değil, o metni var eden yazar olmalıydım. İçimde kalan son sanat kıvılcımını, enstrüman sevgisini gitarla ateşledim. Bir süre için varım yoğum müzik oldu. Bir yandan öğreniyor, bir yandan kendi bestelerimi yapıyordum. Yine de bir şeyler eksikti. Ben, yine ben olamıyordum.
Asıl mesele, kafamın içinde hiç durmadan dönen kurguların esiri olmamdı. Beynim, gördüğüm her yüzden, duyduğum her melodiden, tanık olduğum her olaydan bir olasılık üretiyor ve bunu anında bir hikâyeye dönüştürüyordu. Başarısız geçen lise hayatımın ardından üniversiteyi de bu içsel boşluğu doldurma çabasıyla tamamladım. Zihnimin analitik çalıştığını biliyordum ama bir o kadar da ezberimin kötü olduğunun farkındaydım. Her şeyi anında unutuyordum. Bu sorunu aşmak için durmadan notlar almaya başladım; küçük kağıtlara, telefonuma, bilgisayarıma… Zihnimdeki o uçuşan hikayeleri bir yerlere demirlemeye çalışıyordum.
Ve bir gün, o birikmiş notlarımı okurken kendimi buldum. Ben yine ben olmalıydım. Yazmalıydım. O notlardaki kurguları, beynimin içinde dönüp duran o onlarca romanı kağıda dökmeliydim. Bu kararı almamdaki en büyük tetikleyici ise tüm dünyayı evlere kapatan pandemi oldu. O sessizlik ve içe dönüş, benim için bir milattı.
Sonunda başardım. Artık beynimde bir esir gibi tuttuğum, notlarımda filizlenen o kurguları ait oldukları yere, yani sayfalara aktarıyorum. Şimdi tamamım. Eksik olan parça yerine oturdu. Ben buyum. Evet, tam olarak ben buyum. Artık eminim. Ben bir yazarım.