O zamanlar sahada, bir bankanın temsilcisi olarak çalışıyordum. Ülkenin güneydoğusu karışıktı, hendek operasyonları ya başladı ya başlayacaktı. Sıcak bir yaz günü, Ankara’nın bunaltıcı sıcağında direksiyon başındayken aldım o haberi. KPSS yerleştirme sonuçları açıklanmıştı ve eşim, Şırnak Silopi’ye atandığını söylüyordu.
Direksiyonu yumrukladığımı, çaresizce ağladığımı hatırlıyorum. “Gitme” dedim, hepimiz “gitme” dedik ama dinletemedik. Şimdi anlıyorum ki, iyi ki de dinlememiş. Bize tek bir cevap verdi, o cevap tüm korkularımızın üzerine bir kalkan gibiydi: “Vatanın her köşesi benim görev yerim, öğrencisi olan her yer benim okulum, okumak için okul kapısına dikilen her çocuk benim evladım.”
Bu sözlerle gitti. Mesleğine olan inancı, devletine olan güveni ve öğrencilerine olan sevgisi, tüm endişelerimizden daha büyüktü. “Bir yıllık askerliğimi yapmaya gidiyorum” diyerek vedalaştı bizimle. Günlerce ağlaştık, sanki tam olarak vedalaşamadık. O gidince eve giremem sanıyordum. Bomboş ve buz gibi bir eve girmek çok zordu. Bedenim aylarca Ankara’da kalakaldı ama ruhum ve aklım hep Silopi’deydi. Benim için bitmeyen günler ve geceler başlamıştı.
Hendek operasyonları başladığında endişem daha da arttı. Ama eşim, bir tek kelime olsun Silopi için kötü bir söz söylemedi. Mermilerin arasından koşarak servise bindiği günlerde bile asla pes etmedi. Ta ki o güne kadar… Liseden tek arkadaşı, Silopi’de kendisine kalacak yer bulmasına yardım eden Mehmet şehit düşene kadar. Günlerce ağladı. Ona bir teşekkür bile edemediğini söyleyip durdu. Mehmet’in şehit olduğu gün ona attığı mesaja cevap alamadığı o an, dün gibi aklında. O mesajları telefonundan hiç silemedi.
Nisan sonuna doğru, operasyonların sonlarına gelinirken sokağa çıkma yasakları kalktı. Bu kez ben de eşimle birlikte Silopi’ye gittim. Aman Allah’ım! Karşımda darmaduman olmuş bir şehir duruyordu. Günlerce süren çatışmalar altında virane olmuş bir şehir. Her duvarda kurşun izi, her sokak enkaz yığını…
Korkarak girdiğim o şehrin insanını görünce içimde korkudan eser kalmadı. Her sokağını gezdim, eşimin okuluna gittim. İşte o an, o yıkık duvarların arasında kendime bir söz verdim. Bu şehre, şehit Mehmet’e ve bu kadar zor şartlarda görev yapan tüm öğretmenlere bir borcum vardı. “Hayat Türküsü”nü önce Silopi sokaklarında, zihnime yazdım.
Madem bu Silopi’nin hikayesi olacaktı, madem bir vefa borcunu ödeyecektim; o zaman kendime olan borcumu da ödemeliydim. Biraz Silopi’den, biraz benden, biraz bizden “Hayat Türküsü” doğdu. İyi ki de doğdu. İçindeki her notada Mehmet, Zahide, Yüksel, İsmet, Muhammed var. Her birinde biraz ben, biraz sen varsın. Ama en önemlisi, bir gün ölürsem çocuklarıma bırakacağım birkaç ders var.
Umarım bu türkü, ruhuna dokunduğu her kalpte, o zor günlerin kahramanlarını ve hikayelerini yaşatır.