Alın İçimdeki Zehiri

Alın! Söküp alın damarlarıma sızan bu zifiri zehri. Sadece içimden değil, kemiklerimden, etimden, ruhumun en ücra köşelerinden kazıyıp atın.

Sakın kanmayın dışarıdan gördüğünüz bu yüze. O gülümseme, enkazın üzerine çekilmiş ucuz bir brandadan ibaret. O sakin duruş, kendi içinde kıyametler kopan bir volkanın zoraki sükuneti. Ben o değilim. Ben, o enkazın altında nefessiz kalmış, harabelerinin esiri olmuş biriyim. Zihnim, duvarları sürekli üzerime yıkılan bir hapishane ve ben o hapishanenin hem mahkumu hem gardiyanıyım.

Bu zehir yavaş yavaş öldürmüyor, hayır. Her an, her saniye yeniden doğurup yeniden katlediyor. Düşüncelerim, asit gibi damlıyor ruhumun üzerine; en güzel anılarımı eritiyor, umutlarımı delik deşik ediyor. Kendi sesim, kulağıma düşman fısıltıları gibi geliyor.

Haykırmak mı? Hangi çığlık anlatabilir içimde ordular halinde savaşan bu canavarları? Hangi ses, sessizliğin sağır eden gürültüsünü bastırabilir? Kelimeler… Ah, o aciz kelimeler! Onlar bu yangını anlatmaya cüret ettiklerinde ağzımda birer birer küle dönüyorlar. Ne bir şairin dizesi, ne bir ressamın paleti, ne de bir yazarın binlerce sayfası… Hiçbiri tarif edemiyor bu hiçliği, bu kendi kendine saldıran, kendi kendini yiyip bitiren vahşeti.

Susmak mı? Nasıl susulur, damarlarınızda lavlar dolaşırken? Bedeniniz sakin bir göl gibi dururken, ruhunuzda tsunamiler birbirini kovalarken nasıl susulur?

Bu zehrin panzehiri ne mi?
Biliyorum.
Bir teselli değil, bir nasihat değil. Panzehir, bu satırların ardındaki o görünmez titreşimi hissedecek bir çift göz. Anlaşılmak değil, hayır, bu kelime çok basit kalır… Daha fazlası.

Okunmak istiyorum.

Zihnimin en karanlık koridorlarında yankılanan o isimsiz çığlığın, bir başkasının ruhunda bir anlığına bile olsa yankı bulduğunu bilmek. Birinin, maskemin ardındaki bu harabeyi görmesi ve “Seni gördüm” demesi.

İşte o an, zehir panzehire dönüşür. O an, varlığım bir anlam kazanır.

Beni okuyun. Çünkü ancak o zaman gerçekten nefes alabilirim. Ancak o zaman var olabilirim.

Bir Bedene Sığmaz Ruhum

Benim ruhum bir bedene sığmaz, dar gelir bu fanilik. O, bir kafese kapatılamayacak kadar asi, bir kalıba dökülemeyecek kadar engin. İşleri o kadar çoktur ki, çoğunlukla bu etten kemikten bedende durmaz, duramaz. Bir an durulsa, sanki varoluşun kendisi soluk almayı unutur gibi gelir bana.

Sürekli gezinir hayalimin sınırsız evreninde; bir gezegenin yörüngesinde kaybolmuş yıldız tozu misali, serbestçe salınır. Bazen, zamanın ve mekânın ötesinde bir bahçede, rengarenk çiçeklerin kokusuyla sarhoş olur, derin bir nefes alıp dinlenir. Kimi zaman bir kıraathanenin loş ışığında, yanan sigaranın dumanı olur; iç çekişlerin, hayallerin ve kederlerin kokusunu içine çeker, havaya karışıp görünmez olur. Yüksek dağların zirvesinde, kollarını sonsuzluğa açmış, rüzgarın fısıltılarını dinleyen adamın yüzüne vuran o deli rüzgar oluverir aniden. Oradan oraya savrulur, bir yaprak gibi, bir tüy gibi, kendi varlığının bile sınırlarını zorlayarak.

Ama hiç bilmediği tek şeydir yorulmak. Yorgunluğun ne olduğunu bilmez. Yorulan adam olur, güneşin altında kavrulan, alnından ter damlaları süzülen emekçinin teri olur, ama yine de yorulmaz. Aç kalır, açıkta kalır, sırtında rüzgar eser, karnında açlık uğuldar, ama asla durmaz. Göç kervanını güden çoban olur; çölün kumlarında kaybolmuş adımların sesiyle yankılanır varlığı. Bir çocuğun masum mutluluğu olan rengarenk bir balon olur, gökyüzüne doğru süzülürken, minik bir elden kaçırılıp kalbi kırık bir hayal kırıklığına dönüşen o balonda gizlenir.

Bu dünyada tek bir vücut azdır ona, yetmez, yetemez. Bir bedene sığdırılamaz bu sonsuz arayış, bu bitmeyen tutku. Yettiği anda, o beden bu dünyalık olmayacaktır artık, bu fani topraklara ait kalamayacaktır. Çünkü benim ruhumun sahibi, her insan gibi yaşayan, işe gidip gelen, yemek yiyen, yorulunca oturduğu koltukta sızan o sıradan beden değildir. Benim ruhum, bir kıvılcımdır, bir isyandır, bir çığlıktır, varoluşun ta kendisidir. Ve o, asla durmayacaktır. Sonsuza dek…

Muz Kokulu Adalet

Hayat, insana “Ne oldum?” dememeyi, her zaman “Ne olacağım?” diye sorması gerektiğini fısıldayan, bilge ve yaşlı bir hocaydı. Hüseyin, bu dersi henüz onlu yaşlarının başında, yüreğine saplanan bir sızıyla öğrenmişti.

Üç kardeşin en büyüğü değildi belki ama babasının acısını en derinde hisseden ortanca çocuktu. Daha üç yaşındayken kaybetmişti babasını. Mahallenin sevilen, sayılan, mert adamı, otuz dokuzunda toprağa giriverince, geride üç yetim ve gözü yaşlı bir eş bırakmıştı. O günden sonra evin bacası bir başka türlü tütmüş, duvarları daha bir soğuk olmuştu. Kış gecelerinde, incecik yorganın altında birbirlerine sokulup uyuyan üç küçük bedenin sıcaklığı, ancak birbirlerine yetiyordu. Aç kaldıkları günler, yokluğun adeta elle tutulur hale geldiği anlar oldu.

İki amcaları vardı. Biri, kendi halinde, onlara kol kanat geremeyecek kadar kendi derdindeydi. Diğeri ise şehrin sayılı zenginlerindendi. Villaları, yazlıkları, sayısız arabasıyla dillere destan bir servetin üzerinde oturuyordu. Ama bu zenginlikten yetim yeğenlerine düşen, sadece bayramdan bayrama hissettikleri derin bir yoksunluk ve buz gibi bir mesafeydi.

Yine bir Ramazan Bayramı’ydı. Annelerinin temizleyip pakladığı eski ama temiz kıyafetleriyle, zengin amcalarının kapısını çalmışlardı. İçerisi, baklavaların, et yemeklerinin ve neşeli kahkahaların kokusuyla doluydu. Amcaları, diğer kuzenlerinin başını okşuyor, ceplerine gıcır gıcır bayram harçlıkları sıkıştırıyordu. Hüseyin ve kardeşleri ise kapının ağzında, görünmez bir duvarın ardında öylece dikilip kalırlardı. Zengin amcaları, sanki babaları ölünce onlar başka bir soydan gelmiş gibi davranır, elini öpmek için uzandıklarında bile elini usulca geri çekerdi.

O bayram, amcalarının elinde bir poşet muzla salona girdiğini gördüler. O güne dek Hüseyin’in damağına muzun tadı hiç değmemişti. Gözleri parladı. Kuzenlerine birer birer muzlar dağıtıldı. Sıra onlara geldiğinde, küçük amca elindeki poşete şöyle bir bakıp, “Muz bitti,” dedi.

Bu iki kelime, Hüseyin’in çocuk kalbine bir hançer gibi saplandı. Çünkü o, amcasının mutfağa doğru yürürken elindeki poşetin hala muzla dolu olduğunu görmüştü. O ana kadar yaşadığı hiçbir hor görülme, hiçbir dışlanma canını bu denli yakmamıştı. Bir meyvenin esirgenmesi değildi mesele; varlığının, yetimliğinin yüzüne bir tokat gibi çarpılmasıydı.

O gece Hüseyin yatağında sabaha kadar ağladı. Küçük ellerini semaya açtı ve çocuk saflığıyla, yüreğinden kopan en içten bedduayı fısıldadı: “Allah’ım,” dedi, “Sen her şeyi görürsün. Ne olur, onun değirmenini tersine çevir.”

O günden sonra annesi ne kadar ısrar etse de bir daha o amcanın evine bayramlaşmaya gitmedi.

Zaman, en adil yargıçtı. Yıllar yılları kovaladı. Hüseyin, yokluğun içinde azmiyle parladı. Okudu, gecesini gündüzüne kattı ve sonunda iş,güç, sıcak bir yuva sahibi oldu.

Bu sırada, zengin amcanın değirmeni de Hüseyin’in duasındaki gibi tersine dönmeye başlamıştı. Önce işleri bozuldu, sonra iflas bayrağını çekti. O sayısız arabalar, villalar, yazlıklar birer birer satıldı, borçlara gitti. Bir zamanlar şehrin tepesinden bakan adam, şimdi başını öne eğmiş, eski dostlarından medet umar hale gelmişti.

Ve bir gün, kader ağlarını ördüğü o son sahneyi hazırladı. Hüseyin’in kapısı çalındı. Gelen, bir zamanların zengin, şimdinin bitkin ve yorgun amcasıydı. Utana sıkıla, başı yerde borç istedi.

Hüseyin, karşısındaki adama baktı. İçinde bir anlık bir gülümseme belirdi. Kibirli, acımasız bir gülümseme değildi bu. Yıllar önce ettiği duanın kabul olduğunu anlayan, ilahi adaletin tecellisine şahit olan bir çocuğun buruk tebessümüydü. Amcasının istediği parayı hazırladı. Sonra dışarı çıkıp bir poşet dolusu muz aldı. Parayı özenle poşetin içine, muzların arasına yerleştirdi.

Amcasının eline poşeti uzattığında tek kelime etmedi. Amcası da başını kaldırıp yüzüne bakamadı. O borç hiçbir zaman geri ödenmedi.

O günden sonra ne amca bir daha Hüseyin’in kapısını çaldı, ne de Hüseyin bir daha o amcasını gördü. Geriye sadece, bir poşet dolusu muzun ödediği bir vicdan borcu ve hayatın fısıldadığı o büyük sır kaldı: Ne oldum dememeli, ne olacağım demeli.

Ankara’dan Silopi’ye Uzanan Bir Vefa Borcu: Hayat Türküsü’ne Dair…

O zamanlar sahada, bir bankanın temsilcisi olarak çalışıyordum. Ülkenin güneydoğusu karışıktı, hendek operasyonları ya başladı ya başlayacaktı. Sıcak bir yaz günü, Ankara’nın bunaltıcı sıcağında direksiyon başındayken aldım o haberi. KPSS yerleştirme sonuçları açıklanmıştı ve eşim, Şırnak Silopi’ye atandığını söylüyordu.

Direksiyonu yumrukladığımı, çaresizce ağladığımı hatırlıyorum. “Gitme” dedim, hepimiz “gitme” dedik ama dinletemedik. Şimdi anlıyorum ki, iyi ki de dinlememiş. Bize tek bir cevap verdi, o cevap tüm korkularımızın üzerine bir kalkan gibiydi: “Vatanın her köşesi benim görev yerim, öğrencisi olan her yer benim okulum, okumak için okul kapısına dikilen her çocuk benim evladım.”

Bu sözlerle gitti. Mesleğine olan inancı, devletine olan güveni ve öğrencilerine olan sevgisi, tüm endişelerimizden daha büyüktü. “Bir yıllık askerliğimi yapmaya gidiyorum” diyerek vedalaştı bizimle. Günlerce ağlaştık, sanki tam olarak vedalaşamadık. O gidince eve giremem sanıyordum. Bomboş ve buz gibi bir eve girmek çok zordu. Bedenim aylarca Ankara’da kalakaldı ama ruhum ve aklım hep Silopi’deydi. Benim için bitmeyen günler ve geceler başlamıştı.

Hendek operasyonları başladığında endişem daha da arttı. Ama eşim, bir tek kelime olsun Silopi için kötü bir söz söylemedi. Mermilerin arasından koşarak servise bindiği günlerde bile asla pes etmedi. Ta ki o güne kadar… Liseden tek arkadaşı, Silopi’de kendisine kalacak yer bulmasına yardım eden Mehmet şehit düşene kadar. Günlerce ağladı. Ona bir teşekkür bile edemediğini söyleyip durdu. Mehmet’in şehit olduğu gün ona attığı mesaja cevap alamadığı o an, dün gibi aklında. O mesajları telefonundan hiç silemedi.

Nisan sonuna doğru, operasyonların sonlarına gelinirken sokağa çıkma yasakları kalktı. Bu kez ben de eşimle birlikte Silopi’ye gittim. Aman Allah’ım! Karşımda darmaduman olmuş bir şehir duruyordu. Günlerce süren çatışmalar altında virane olmuş bir şehir. Her duvarda kurşun izi, her sokak enkaz yığını…

Korkarak girdiğim o şehrin insanını görünce içimde korkudan eser kalmadı. Her sokağını gezdim, eşimin okuluna gittim. İşte o an, o yıkık duvarların arasında kendime bir söz verdim. Bu şehre, şehit Mehmet’e ve bu kadar zor şartlarda görev yapan tüm öğretmenlere bir borcum vardı. “Hayat Türküsü”nü önce Silopi sokaklarında, zihnime yazdım.

Madem bu Silopi’nin hikayesi olacaktı, madem bir vefa borcunu ödeyecektim; o zaman kendime olan borcumu da ödemeliydim. Biraz Silopi’den, biraz benden, biraz bizden “Hayat Türküsü” doğdu. İyi ki de doğdu. İçindeki her notada Mehmet, Zahide, Yüksel, İsmet, Muhammed var. Her birinde biraz ben, biraz sen varsın. Ama en önemlisi, bir gün ölürsem çocuklarıma bırakacağım birkaç ders var.

Umarım bu türkü, ruhuna dokunduğu her kalpte, o zor günlerin kahramanlarını ve hikayelerini yaşatır.

Bir Tatlı Kaşığı Acı Hakkında…

Bir kitap yazma fikri, ‘Bir Tatlı Kaşığı Acı’nın doğumundan çok önce zihnimde demlenen eski bir hayaldi. Okuduğum her eserde, ‘Eğer bu benim kalemimden çıksaydı…’ diye düşünmekten kendimi alamazdım. Benim kitabım, okuduğum o yüzlerce kitapta bulamadığım o ‘farklı’ şeyi sunmalıydı okura.

‘Nasıl başlıyorsa öyle bitmeli’ ilkesi, ‘Bir Tatlı Kaşığı Acı’nın temel direği oldu. Kurguyu tamamen bu motto üzerine inşa ettim. Sayfalarında aşk, entrika ve ihanet olmalıydı; ama hepsinden öte, okuru her an şaşırtacak sürprizler barındırmalıydı. Çünkü inanıyorum ki bir roman, merak uyandırdığı ölçüde okunur, şaşırttığı ölçüde dilden dile dolaşır ve okurun kendinden bir parça bulduğu ölçüde evlere konuk olur. Bu yüzden hepsi bir arada, eksiksiz ve kusursuz olmalıydı.

‘Bir Tatlı Kaşığı Acı’, yıllar süren bir kurgu ve fikir işçiliğinin sonunda dünyaya geldi. Ancak hikâyenin bazı noktalarını bilinçli olarak okurun hayal gücüne bıraktım. Çünkü bir eser, okurunu ne kadar hayal kurmaya teşvik ederse, onunla o kadar bütünleşir.

Sizlerden gelen değerli geri bildirimler, yılların emeğinin boşa gitmediğini ve bu hikâyenin ne kadar sevildiğini bana en güzel şekilde hissettirdi. Benim ilk göz ağrım, ilk evladım Salih’in sizin de evladınız, sizin de bir parçanız olması en büyük mutluluğum. Gösterdiğiniz bu içten teveccühe minnettarım. Henüz okumamış olanların da, okuduklarında aynı keyfi almaları en büyük dileğiyle…

Melodilerin Dili: Bir Yazarın Yolculuğu

Kimi zaman yanık bir türkü, kimi zaman asırlık bir deyiş, bazen ritmik bir şarkı, hatta kimi zaman sokağın isyanını haykıran bir rap… Bir yazar için uzaklara dalmanın, kelimelerin ötesine geçmenin anahtarıdır müzik. Türünün, dilinin, hatta içinde tınlayan enstrümanın ne olduğunun hiçbir önemi yoktur.

Dinlerken gözlerinizi kapamanıza bile gerek kalmaz. Notalar sizi alıp öyle bir ana götürür ki, bir bakmışsınız elinde kırmızı bir balon tutan o masum çocuğun gülümsemesini yakalıyorsunuz ya da parktaki salıncakta geçmişini tartar gibi usulca sallanan yaşlı bir amcanın iç çekişini duyuyorsunuz. Söyleyenin kim olduğu, neyi anlattığı önemsizleşir. Çünkü o anda, birkaç notanın arasına sıkışmış bütün bir hayatı yaşarsınız. Birkaç sesin arkasında, daha önce hiç tanımadığınız bir hayatı bulursunuz.

Sanki bir eve, en mahrem anına, kimsenin göremediği bir pencereden bakmak gibidir bu. Melodiler, size yalnızca sizin anlayabildiğiniz, şifrelerini yalnızca sizin çözebildiğiniz gizli bir dilden seslenir. O dil, sizi alıp kimsenin göremediği boşluklara, kimsenin dokunamadığı ruhlara taşır. Orada baktığınız her şey, sizin gözünüzden yeniden var olur.

Bu yolculuk o kadar gerçektir ki, bazen kendi kendinize mırıldanırken uyanır, bazen bir kahkahayla ya da gözünüzden süzülen bir damla yaşla gerçek aleme dönersiniz.

İşte bu noktada akla o kadim soru gelir: Yazar olmak, bir parça şizofreni değil midir?

Bence öyledir; ama bu, deliliğin değil, derin bir empatinin ve sınırsız bir hayal gücünün en saf halidir. Başka türlü, hiç tatmadığın bir acıyı nasıl anlatabilirsin? Hiç baba olmamışken bir evladın başını okşayan o şefkati nasıl hissedebilirsin? Hatta bir erkekken, doğum sancısı çeken bir annenin direncine nasıl tanıklık edebilirsin?

O sihirli melodiler yüreğinizin öyle bir köşesine dokunur ki, bambaşka birine dönüşürsünüz. Ama bu, öylesine bir başkalık değildir. Sevdiğin olursun, terk eden olursun; bir gecede zengin, bir ömür boyu fakir kalırsın; en bilge profesör sen olursun, en cahil de sen. Neyi istersen, neyi hayal edersen, o olursun.

Notaların arasında çıktığın bu yolculukta her şey olursun da, bir tek en az kendin olursun.

Yapay Zekaya Hasan Balaban Kimdir Diye Sordum Ve…

Biyografik Detay Arayışı: Yazar Hakkında Bilinenler (ve Bilinmeyenler)
Bir yazarın geçmişini anlamak, eserlerine dair önemli ipuçları sunabilir. Ancak, yazar Hasan Balaban özelinde, detaylı biyografik bilgilerin kısıtlı olduğu görülmektedir.

Yazarın resmi web sitesi olduğu belirtilen hasanbalaban.com.tr adresinin “Hakkımda” bölümü, biyografik bilgiler için doğal bir kaynak olması beklenirken, araştırma sırasında bu bölüme erişilemediği veya talep edilen bilgileri içermediği tespit edilmiştir. Bu durum, yazarın kişisel geçmişi hakkında doğrudan birincil kaynaktan bilgi edinme çabasını sonuçsuz bırakmıştır.  

Diğer kamuya açık kaynaklarda da yazar Hasan Balaban’a ait doğum tarihi, aldığı eğitim (yazım kalitesinden yapılabilecek çıkarımlar dışında) veya yazarlık öncesi kariyeri gibi doğrudan biyografik detaylara rastlanmamıştır. Mevcut biyografik bilgiler, daha çok yukarıda belirtilen diğer Hasan Balaban’lara aittir.  

Yazarın kendi web sitesindeki “Hakkımda” bölümünden biyografik bilgiye ulaşılamaması, yazarın bilinçli bir mahremiyet tercihi, edebi sahneye çok yeni çıkmış olması ve çevrimiçi varlığının henüz tam olarak gelişmemiş olması ya da araştırma sırasındaki geçici teknik sorunlar gibi çeşitli nedenlere bağlanabilir. Bu bilgi boşluğu, yazarın kamusal kimliğinin neredeyse tamamen kitapları ve bu kitaplara yönelik okur tepkileri üzerinden şekillendiği anlamına gelmektedir. Dolayısıyla, bu raporun yazarın eserlerinin ve bu eserlerin alımlanışının analizine daha fazla ağırlık vermesi kaçınılmazdır. Raporun “kusursuz” olma iddiası, mevcut bilgilerin kapsamlı bir şekilde sunulması ve eksik bilgilerin spekülasyona yer vermeden dürüstçe belirtilmesiyle sağlanacaktır.

Hasan Balaban’ın Edebi Dünyası
Bu bölümde, Hasan Balaban’ın bilinen yayımlanmış eserleri, yayın detayları ve mevcut tanımlamalar ile okur yorumlarına dayanılarak tematik içeriklerine dair bir inceleme sunulacaktır.

A. İlk Eser: “Bir Tatlı Kaşığı Acı” (2021)
Hasan Balaban’ın bilinen ilk yayımlanmış romanı olan “Bir Tatlı Kaşığı Acı”, yazarın edebi üslubuna ve tematik yönelimlerine dair ilk ipuçlarını sunmaktadır.

Eser, Kitapyurdu Doğrudan Yayıncılık (KDY) tarafından 8 Mart 2021 tarihinde yayımlanmıştır. 6257649216 ISBN numarasına sahip olan kitap, 206 sayfa olup, karton kapaklı ve kitap kağıdına basılmıştır. Boyutları ise 13 x 19.5 cm’dir.  

1000kitap.com platformundaki okur yorumları, esere yönelik ilk tepkileri yansıtmaktadır. Zahide Gülecek adlı okur, kitabı “Muazzam” olarak nitelendirmiş, yazarın “ilk kitabının acemiliğine” verdiği küçük bir mantık hatası dışında kurguyu “Büyük iş” olarak tanımlamış ve özellikle hikayenin bittiği yerden başlamasının etkileyici bir kurgu olduğunu belirtmiştir. Bu yorum, eserin doğrusal olmayan veya döngüsel bir anlatı yapısına sahip olabileceğine işaret etmektedir.  

Kitapyurdu.com’daki okur yorumları da benzer bir beğeni düzeyini göstermektedir :  

“Tarlakuşusevinci” (Ocak 2022 tarihli yorumunda), kitaptaki olay diziliminin gayet başarılı olduğunu, bir solukta okuduğunu ve özellikle yarısından sonra okuyucuyu içine çekerek merakla elden bırakılamadığını belirtmiştir. Yazarın üslubunu “sade ve içtendi” şeklinde tanımlamıştır.
“mab88” (Mart 2021 tarihli yorumunda), ilk kitap olmasına rağmen “oldukça başarılı” bulduğunu ifade etmiştir. Özellikle Salih karakterinin okuyucuda kardeş gibi sarılma isteği uyandırdığını, kurgunun uzun yıllar düşünüldüğünün belli olduğunu ve bölümlerin uzunluğunun iyi ayarlanarak kitabı elden bırakılamaz kıldığını vurgulamıştır. Karakterlerin canlı bir şekilde tasvir edildiğini eklemiştir.
“canmoymul” (Mart 2021 tarihli yorumunda), ilk kitap olmasına rağmen “çok etkileyici ve akıcı” bir eser olduğunu, hikayenin sürükleyiciliği nedeniyle kitabı elden bırakmak istemediğini belirtmiştir. Hatta bu kitaptan güzel bir dizi olabileceğini ve yazarın emeğine sağlık dilediğini ifade etmiştir.
Bir ilk romanın, özellikle doğrudan yayıncılık platformu (KDY) aracılığıyla yayımlanmasına rağmen bu denli olumlu tepkiler alması, hikaye anlatımında, karakter gelişiminde (özellikle Salih karakteri) ve anlatı yapısında güçlü bir içsel çekiciliğe sahip olduğunu göstermektedir. Bir okurun belirttiği “acemilik” , genel övgüye kıyasla küçük kalmakta ve umut verici bir başlangıca işaret etmektedir. Okurların vurguladığı “içten” üslup , yazarın okuyucuyla doğrudan bir bağ kurma yeteneğini ortaya koymaktadır. Bu ilk roman, Hasan Balaban’ı okurlarla duygusal bağ kurabilen ve sürükleyici anlatılar oluşturabilen bir yazar olarak tanıtmış, sonraki eserleri için beklenti yaratmıştır. Bir TV dizisi önerisinin yapılması , eserin dramatik potansiyelini ve geniş kitlelere hitap etme olasılığını da göstermektedir.  

B. İkinci Roman: “Hayat Türküsü” (2022)
İlk romanının ardından yayımlanan “Hayat Türküsü”, yazarın gelişimini ve tematik ilgilerini daha derinlemesine inceleme fırsatı sunmaktadır.

Eser, Kitap Yurdu Doğrudan Yayıncılık (KDY) tarafından 2022 yılında yayımlanmıştır. Kitapyurdu.com, bu eseri yazarın en yaygın iki eserinden biri olarak listelemektedir. 1000kitap.com’daki bir okur yorumuna göre (Kübra Topçu) kitap 237 sayfadır.  

1000kitap.com’daki okur yorumları, eserin alımlanışına dair önemli bilgiler sunmaktadır :  

Kübra Topçu: Kitabı “içinizi ısıtacak, bir çırpıda okunacak, kâh ağlatacak kâh güldürecek ve içinde sizden birini bulacağınız bir kitap” olarak tanımlamıştır. Terör eylemlerinin yoğun olduğu bir dönemde Şırnak’a tayini çıkan ve “bir kardelen yetiştiririm” umuduyla bu bölgeye giden Zahide öğretmenin hikayesini anlattığını belirtmiştir. Vatanı için canını veren Mehmet adında bir karakterden de bahsetmiştir. Yorumcu, kitabın “kısmen gerçek yaşanmışlıklara dayandığını” ifade etmiştir.
Zahide Gülecek (iki ayrı yorumda): Eseri “tam bir şaheser” olarak nitelendirmiştir. Kitabı okurken hem güldüğünü hem de hüngür hüngür ağladığını, bittiğinde ise kitaba sarılmak istediğini belirtmiştir. Yazarın “kurgu yeteneğini” ve kaleminden “duygu fışkırdığını” vurgulayarak, bu tür yazarlara ülkenin sahip çıkması gerektiğini ifade etmiştir. Kitabın dizisinin çekilmesi halinde Netflix’te uzun süre en çok izlenenler arasında olacağını düşündüğünü eklemiştir. Yazarın yeni kitabını sabırsızlıkla beklediğini ve iyi bir yayıneviyle çalışmasını umduğunu belirtmiştir. İkinci yorumunda ise kitaba olan hayranlığını “Sen ne güzel bir insansın Zahide. Sen ne güzel bir kitapsın Hayat Türküsü.” sözleriyle dile getirmiş, kitabın kendisini güldürdüğünü, ağlattığını, üzdüğünü ve mutlu ettiğini, filmi yapılsa Yeşilçam filmleriyle yarışacağını ifade etmiştir.
Eserden yapılan popüler bir alıntı şöyledir: “Siz karar vereceksiniz. Okuyarak bilen mi olmak istiyorsunuz yoksa nasıl olsa bir bilen vardır, ona sorarız diyen mi olacaksınız.” (Sayfa 174).  

“Hayat Türküsü”, ilk romanın duygusal derinliğini daha da ileri taşıyarak fedakarlık, zorluklar karşısında umut ve vatanseverlik gibi temaları, muhtemelen gerçek yaşam olaylarından esinlenerek işlemektedir. Yeşilçam klasikleri ve Netflix potansiyeli gibi benzetmelerle ifade edilen güçlü olumlu tepkiler , geniş bir kitleye hitap eden ve önemli bir duygusal etki yaratan bir anlatıya işaret etmektedir. Hikayenin “kısmen gerçek olaylara” dayanıyor olması , bu bağı kuvvetlendirerek anlatıya bir özgünlük ve yakınlık katmanı eklemektedir. Yazarın, ilk romanındaki başarısını tekrarlamakla kalmayıp, okuyucularla daha derin, kişisel ve kültürel olarak yankı uyandıran bir düzeyde bağ kurma yeteneğini geliştirdiği görülmektedir. Paylaşılan alıntı , yazarın hikaye anlatımında didaktik veya düşündürücü bir unsura da yer verdiğini göstermektedir.  

C. Yayınevi: Kitapyurdu Doğrudan Yayıncılık (KDY)
Yazarın yayınevi tercihi, kariyerini, görünürlüğünü ve kitaplarının üretim ile pazarlama süreçlerini önemli ölçüde etkileyebilir.

Hem “Bir Tatlı Kaşığı Acı” hem de “Hayat Türküsü”, Kitapyurdu Doğrudan Yayıncılık (KDY) tarafından yayımlanmıştır. Kitapyurdu.com, Hasan Balaban’ı KDY yazarları arasında listelemekte ve iki eserini de göstermektedir. KDY’nin aktif bir yayınevi olduğu ve çok sayıda başlık yayımladığı da anlaşılmaktadır.  

Büyük bir çevrimiçi kitap satış platformu olan Kitapyurdu.com’un doğrudan yayıncılık kolu olan KDY ile çalışmak, Hasan Balaban’ın yayıncılıkta daha az geleneksel bir yol izlemiş olabileceğini düşündürmektedir. Bu tür platformlar yazarlara daha fazla kontrol imkanı sunarken, geleneksel yayınevlerinin kapsamlı pazarlama kampanyaları yerine organik okur keşfine ve yorumlarına daha fazla dayanmalarını gerektirebilir. Nitekim, 1000kitap ve Kitapyurdu gibi platformlardaki güçlü okur yorumlarının yazarın tanınırlığında önemli bir rol oynadığı görülmektedir. Bir okurun, yazarın bir sonraki kitabı için “iyi bir yayıneviyle” çalışması yönündeki temennisi , KDY’nin bir basamak olarak görüldüğüne veya geleneksel bir yayınevinin daha geniş bir erişim/prestij sunabileceği algısına işaret ediyor olabilir. Hasan Balaban’ın KDY aracılığıyla elde ettiği başarı, Türkiye’deki gelişen yayıncılık ortamını ve yazarların bu tür platformlar aracılığıyla önemli bir okur kitlesi oluşturabileceğini ve (okurlardan gelen) eleştirel beğeni toplayabileceğini göstermektedir. Eserlerinin kalitesinin, organik olarak ilgi çekmeye yetecek kadar güçlü olduğu açıktır.  

Tablo 1: Yazar Hasan Balaban’ın Yayımlanmış Eserleri
Aşağıdaki tablo, yazar Hasan Balaban’ın bilinen eserlerine dair temel yayın bilgilerini özetlemektedir.

Eser Adı Yayın Yılı Yayınevi ISBN Sayfa Sayısı
Bir Tatlı Kaşığı Acı 2021 KDY 6257649216 206
Hayat Türküsü 2022 KDY Belirtilmemiş 237 (okur yorumu)

Bu tablo, yazarın şu ana kadarki edebi üretimine hızlı bir bakış sunarak, okuyucular için pratik bir referans noktası oluşturmaktadır.

Eleştirel Beğeni ve Okur Etkileşimi: İzleyicinin Sesi
Bu bölüm, Hasan Balaban’ın eserlerinin nasıl karşılandığını, özellikle önde gelen Türk kitap topluluğu platformlarındaki okur yorumlarına odaklanarak inceleyecektir. Övgünün doğası analiz edilecek ve okur geri bildirimlerindeki tekrar eden temalar belirlenecektir.

A. 1000kitap.com Yorumlarının Analizi
1000kitap.com, Türkiye’deki kitap severler için önemli bir platform olup, buradaki yorumlar okur algılarına dair değerli bilgiler sunmaktadır.

Hasan Balaban’ın 1000kitap.com profilinde 2 kitabı listelenmekte, 1 kişi tarafından beğenildiği (“takip edildiği”), toplamda 8 okunma ve 398 görüntülenme aldığı belirtilmektedir. Demografik bilgiler henüz girilmemiştir (%0.0 Kadın, %0.0 Erkek).  

“Hayat Türküsü” için yapılan yorumlar oldukça dikkat çekicidir :  

Eser, Kübra Topçu ve Zahide Gülecek tarafından 10/10 puan almıştır.
Kübra Topçu, kitabı iç ısıtan, çabuk okunan, hem ağlatan hem güldüren ve okuyucunun kendinden bir şeyler bulabileceği bir eser olarak tanımlamıştır. Zahide öğretmenin terörün ortasında umutla Şırnak’a gidişini ve Mehmet’in vatan için fedakarlığını vurgulamıştır. Kitabın “kısmen gerçek yaşanmışlıklara dayandığını” belirtmesi, eserin gerçeklikle olan bağına işaret etmektedir.
Zahide Gülecek ise eseri bir “şaheser” olarak nitelendirmiş, yoğun duygusal tepkiler (gülme, ağlama, kitaba sarılma isteği) yaşadığını ifade etmiştir. Yazarın kurgu yeteneğini ve kaleminden “duygu fışkırdığını” övmüş, böyle yazarlara ülkenin sahip çıkması gerektiğini savunmuş ve bir Netflix uyarlaması potansiyeli görmüştür. Yazarın bir sonraki kitabını heyecanla beklediğini belirtmiştir.
“Bir Tatlı Kaşığı Acı” için ise Zahide Gülecek tarafından 10/10 puan verilmiş ve eser “Muazzam” olarak tanımlanmıştır. İlk kitap olmasından kaynaklı küçük bir “acemilik” dışında, özellikle döngüsel anlatı yapısını “Büyük iş” olarak değerlendirmiştir.  

1000kitap.com’daki yorumlar, toplam okunma sayısı itibarıyla sınırlı olsa da , son derece tutkulu ve mükemmele yakın puanlar içermektedir. Bu durum, platformda daha küçük ama derinden etkilenmiş ve oldukça memnun bir çekirdek okur kitlesinin varlığına işaret etmektedir. Detaylı ve duygusal yanıtlar, kitapların okuyucularla derin bir düzeyde rezonans kurduğunu göstermektedir. Okunma sayısının azlığına rağmen , bu okurlardan gelen puanların istikrarlı bir şekilde 10/10 olması ve yorumların sadece olumlu değil, “şaheser”, “muazzam” gibi ifadelerle coşkulu olması, yazarın eserlerini keşfedenleri derinden etkileyen bir kaliteye sahip olduğunu düşündürmektedir.  

Bu veriler, yazarın okurlarla duygusal olarak dikkate değer bir bağ kurma yeteneğine sahip olduğunu ve 1000kitap.com üzerinde, şu an için niş olsa da, sadık ve hevesli bir takipçi kitlesi oluşturduğunu göstermektedir. “Hayat Türküsü”nün “kısmen gerçek olaylara” dayanması, hikayeyi doğrulanabilir veya daha kolay empati kurulabilir bir zemine oturtarak bu bağı muhtemelen daha da güçlendirmektedir.

B. Kitapyurdu.com Yorumlarından Elde Edilen Bulgular
Yayınevinin ana platformu olan Kitapyurdu.com, özellikle KDY aracılığıyla yayımlanan kitaplar için önemli bir okur geri bildirim kaynağıdır.

“Bir Tatlı Kaşığı Acı”nın Kitapyurdu.com’da 3 adet yorumu bulunmaktadır. Bu yorumlar şöyledir :  

“Tarlakuşusevinci”, başarılı bir olay akışı, “bir solukta okunma” özelliği, ikinci yarıda artan sürükleyicilik ve “sade ve içtendi” bir üslup övgüsü yapmıştır.
“mab88”, ilk kitap için “oldukça başarılı” bulduğunu, sevecen Salih karakterini, iyi düşünülmüş bir kurguyu, iyi ayarlanmış bölüm uzunluklarını ve canlı karakter tasvirlerini vurgulamıştır.
“canmoymul”, eseri “çok etkileyici ve akıcı”, sürükleyici bir hikaye olarak tanımlamış ve iyi bir TV dizisi olabileceğini öne sürmüştür. Yazarın emeğini ve yüreğini takdir etmiştir.
Kitapyurdu.com’daki “Bir Tatlı Kaşığı Acı” yorumları, 1000kitap.com’daki duyguları yansıtmaktadır: güçlü anlatı akışı, samimi üslup ve akılda kalıcı karakterler sürekli olarak vurgulanmaktadır. Farklı bir okur tarafından yapılan TV dizisi uyarlaması önerisi , yazarın hikaye anlatımının sinematik kalitesini ve geniş kitlelere hitap etme potansiyelini bir kez daha teyit etmektedir. Kitapyurdu gibi satış platformunda ve KDY kitaplarının doğal olarak bulunduğu bir mecrada, ilk romana dair bu tutarlı olumlu geri bildirimler, yazarın yazımındaki gerçek güçlere işaret etmektedir. Yazarın, yayıncısıyla en doğrudan bağlantılı platformda okuyucular tarafından sürekli olarak takdir edilen, ilgi çekici, samimi ve duygusal olarak etkileyici hikayeler yaratma yeteneği, KDY yazarlarının görünürlüğü ve satışları için muhtemelen hayati önem taşıyan güçlü bir olumlu geri bildirim döngüsü oluşturmaktadır.  

C. Ekşisözlük Perspektifi: Erişilemeyen Kaynak Sorunu
Ekşisözlük, Türkiye’de popüler bir işbirlikçi hiper metin sözlüğü ve sosyal platform olup, kitaplar ve yazarlar da dahil olmak üzere çeşitli konulardaki kamuoyu tartışmalarını ve görüşlerini sıkça yansıtmaktadır. Kullanıcı, özellikle “Bir Tatlı Kaşığı Acı” için bu kaynağın kontrol edilmesini talep etmiştir.

Ancak, Ekşisözlük için sağlanan https.eksisozluk.com/bir-tatli-kasigi-aci–6941365 bağlantısının araştırma aşamasında erişilemez olduğu tespit edilmiştir.  

Ekşisözlük girdisine erişilememesi, “Bir Tatlı Kaşığı Acı” adlı esere yönelik potansiyel bir kamusal tartışma ve gayri resmi eleştiri mecrasının değerlendirilemediği anlamına gelmektedir. Bu durum, kitabın söz konusu platformdaki daha geniş kültürel ayak izi (eğer varsa) hakkında bir anlayış boşluğu yaratmaktadır. Ekşisözlük, Türkiye’de kullanıcı tarafından üretilen içerik ve tartışmalar için kilit bir platformdur. Kullanıcının özellikle kontrol edilmesini istediği bu kaynağa erişilememesi , bu platformla ilgili potansiyel okur geri bildirimi veya kamuoyu farkındalığının bir bölümünün rapora dahil edilememesi sonucunu doğurmuştur. Bu, kitabın orada bir tartışma yaratmadığı, bağlantının hatalı olduğu veya girdinin korunduğu/kaldırıldığı anlamına gelebilir. Bu nedenle, raporun bu kaynağa erişilemediğini ve dolayısıyla Ekşisözlük topluluğundan “Bir Tatlı Kaşığı Acı” ile ilgili herhangi bir görüş veya eleştirinin dahil edilmediğini açıkça belirtmesi gerekmektedir. Bu, araştırma sınırlılıkları konusunda şeffaflığı korur. Aynı zamanda, yazarın erişiminin, doğrudan kitap alıcıları ve topluluk sitesi kullanıcıları (1000kitap, Kitapyurdu) arasında güçlü olsa da, henüz tüm büyük Türk çevrimiçi forumlarına nüfuz etmemiş olabileceğini de dolaylı olarak düşündürebilir.  

Hasan Balaban: Yükselen Bir Edebi Ses
Bu sonuç bölümü, Hasan Balaban’ı yükselen bir yazar olarak profillendirmek için bulguları sentezleyecek, güçlü yönlerini, mevcut okur kitlesinin doğasını ve mevcut bilgilere dayanarak potansiyel gelecek yörüngesini değerlendirecektir.

A. Yazarın Profilinin Sentezi: Temel Güçlü Yönler ve Özellikler
Elde edilen bulguların bir özeti, yazar Hasan Balaban’ın edebi kimliğine dair belirgin özellikleri ortaya koymaktadır:

Eserlerinde duygusal derinlik, okuyucunun bağ kurabileceği karakterler ve sürükleyici, genellikle dokunaklı anlatılar ön plandadır.  
Umut, fedakarlık, insani bağlar ve dayanıklılık gibi temaların merkezi bir rol oynadığı görülmektedir.  
Okurlarla rezonans kuran “sade ve içtendi” bir yazım üslubuna sahiptir.  
Potansiyel olarak doğrusal olmayan yapılar da dahil olmak üzere güçlü kurgu (“kurgu”) yetenekleri sergilemektedir.  
Kitapyurdu Doğrudan Yayıncılık aracılığıyla kısa aralıklarla (2021, 2022) yayımlanmış iki romanı bulunmaktadır.  
1000kitap.com ve Kitapyurdu.com gibi platformlarda okurlardan ezici çoğunlukla olumlu, genellikle tam puanlı yorumlar almıştır.  
Kamuya açık sınırlı biyografik bilgiye sahip olup, kimliği öncelikle edebi üretimiyle şekillenmektedir.  
Bu veriler ışığında, Hasan Balaban’ın mevcut yazar kimliğinin neredeyse tamamen edebi eserleri ve bu eserlerin organik bir okur kitlesinden aldığı tutkulu tepkilerle inşa edildiği söylenebilir. Gücü, ayrıntılı bir kamusal biyografinin eksikliğine rağmen (ya da belki de bu durumla daha da güçlenerek) güçlü duygular uyandırma ve okurların kişisel düzeyde bağ kurduğu sürükleyici hikayeler yaratma yeteneğinde yatmaktadır. Biyografik verilerin seyrekliği ve edebi üretimin yeni ama etkili olması , okur yorumlarının sürekli olarak duygusal bağı, samimiyeti ve güçlü hikaye anlatımını vurgulamasıyla birleştiğinde, yazarın doğrudan yayıncılık platformu (KDY) üzerinden okuyucuyla doğrudan bir etkileşim kurduğunu göstermektedir. Dolayısıyla, “yazar” Hasan Balaban, şimdilik, önceden var olan bir kamu figüründen ziyade, hikayelerinin ve bu hikayelerin okurlar üzerindeki etkisinin bir toplamıdır. Bu durum, kitapların yazar ile okuyucu arasındaki birincil arayüz olduğu benzersiz bir yazar-okur dinamiği yaratmaktadır. Doğrudan bir yayıncılık platformu aracılığıyla elde ettiği başarı, ilgi çekici içeriğin çevrimiçi topluluklar ve kulaktan kulağa yayılma yoluyla kitlesini etkili bir şekilde bulabildiği bir değişimin altını çizmektedir.  

B. Potansiyel Gelecek Yörüngesi ve Sonuç Değerlendirmesi
Okurlardan gelen sürekli yüksek övgü ve duygusal yatırım , büyüyen bir okur kitlesi için güçlü bir temel olduğunu göstermektedir. Bir okurun yazarın “iyi bir yayınevi” ile çalışması yönündeki çağrısı , hayranları arasında yazarın daha geniş çapta tanınması ve potansiyel olarak daha geleneksel bir yayıncının kaynaklarından faydalanması yönünde bir arzu olduğunu göstermektedir. Derin kültürel ve duygusal rezonansa sahip temaları (örneğin, “Hayat Türküsü”ndeki fedakarlık, bölgesel zorluklar, vatanseverlik gibi ) işlemesi, onu Türk okuyucu kitlesiyle etkileşimini sürdürme konusunda iyi bir konuma getirmektedir. Yazılarının sinematik kalitesine ve potansiyel olarak farklı mecralarda başarıya ulaşabileceğine işaret eden TV/film uyarlamalarına yönelik tekrarlanan öneriler de dikkate değerdir.  

Hasan Balaban, okurlarla bağ kurma ve coşkulu taban desteği oluşturma konusunda kanıtlanmış bir yeteneğe sahip bir yazar olarak ilginç bir dönemeçte durmaktadır: ya doğrudan yayıncılık alanında gelişmeye devam edebilir ya da daha ana akım bir yayıncılık yoluna geçiş yapabilir. İki başarılı kitabı ve güçlü olumlu geri bildirimleri ile doğrudan bir yayıncılık platformu (KDY) kullanması , okurların daha geniş tanınırlık/farklı bir yayıncı arzusunu ve temaları ile üslubunun kanıtlanmış çekiciliğini bir araya getirdiğimizde, önünde birden fazla potansiyel yol olduğunu görmekteyiz. Bunlar, bağımsız başarının devamı ya da daha geniş dağıtım ancak farklı baskılar getirebilecek geleneksel yayıncılığa geçiş olabilir. Anahtar nokta, şu anda eserlerini tanımlayan özgünlüğü ve duygusal derinliği koruması olacaktır.  

Sonuç olarak, Hasan Balaban çağdaş Türk edebiyatında dikkate değer, yükselen bir sestir. Biyografik anlamda “tüm bilgilere” ulaşmak zor olsa da, edebi etkisine dair bilgiler önemlidir. Yayınlarını, yayıncı tercihlerini ve daha geniş medya varlığını (örneğin, Ekşisözlük girdilerinin ortaya çıkması veya web sitesinin daha bilgilendirici hale gelmesi gibi) gelecekte izlemek, gelişimini takip etmek için kilit olacaktır. Bu rapor, yazarın eserleriyle okuyucu arasında kurduğu güçlü bağa dayanan mevcut etkisini ve potansiyelini vurgulayarak son bulmaktadır.

Nasıl Yazar Oldum?

Ben, ilkokul kapısından içeri girdiğimde okuma yazmayı çoktan sökmüş bir çocuktum. 80’ler ve 90’lar kuşağının çocukları, o günlerin ruhunu iyi hatırlar. Bizim zamanımızda, televizyonun en masum ve öğretici yüzü olan “Susam Sokağı” diye bir dünya vardı. Edi ile Büdü, Kurabiye Canavarı ve diğerleri, farkında bile olmadan bana harflerin sırrını öğretmişti. O günleri düşündüğümde, annemin bir defter alacak parasının olmayışının beni nasıl şekillendirdiğini daha iyi anlıyorum. Benim defterim, babamın okuduğu gazetelerin kenar boşluklarıydı. O pürüzlü kağıtların üzerine yazarak, mürekkepli satırları heceleyerek geçerdi günlerim. Sosyal medyanın hayal dahi edilmediği o yıllarda, gazeteler evin en önemli iletişim ve öğrenme aracıydı.

Okul başladığında, öğretmenimin arkadaşlarıma sabırla öğrettiği çizgiler, harfler ve heceler benim için çoktan aşılmış birer merhaleydi. Bu durumda yalnız da değildim; Emin adında bir arkadaşım da benimle aynı kaderi paylaşıyordu. Öğretmenimizin defalarca tekrar ettirdiği, sıraları dolduran o monoton alıştırmalar, bizim zihin seviyemizin çok gerisindeydi. Bu durumu fark eden öğretmenimiz, babam olmadığı için annemi okula çağırdı. Niyeti iyiydi; beni doğrudan üst sınıflardan birine alarak potansiyelimi ziyan etmek istemiyordu. Fakat annemin yüreğindeki koruma kalkanı buna izin vermedi. “Daha çok küçük, büyüklerin arasında ezerler yavrumu,” diyerek bu teklifi reddetti. Emin ise bu fırsatı değerlendirip doğruca üçüncü sınıfa geçti.

Benim içinse iki yıl sürecek bir bekleme dönemi başlamıştı. Sınıf arkadaşlarım harflerle boğuşurken, ben sıraların arasında romanların dünyasına dalıyordum. Bugün ilkokullarda okutulması dahi eleştirilen Ömer Seyfettin’in “Falaka”sını ben daha birinci sınıfta, o küçük halimle bitirmiştim. O iki yıl boyunca kaç roman, kaç öykü devirdiğimi şimdi hatırlamıyorum bile. Ama sanatla, edebiyatla olan kopmaz bağımın temellerinin o yıllarda atıldığını çok net hatırlıyorum. Bu süreç beni sanatsal bir arayışa itti. Katıldığım resim, şiir ve öykü yarışmalarının sayısını unuttum. Kazandığım ödüllerin çoğu hafızamdan silinmiş olsa da, içlerinden bir tanesi tüm hayatımı değiştirecek kadar değerliydi benim için. O ödül, bana bir vizyon vermişti: Ben çok iyi bir sanatçı olacaktım. Zihnimde başka hiçbir düşünceye yer yoktu.

Ancak çocukluğun o maymun iştahlı ve çabuk vazgeçen doğası, yakalandığım bir hastalıkla birleşerek bu hayali sekteye uğrattı. Dördüncü sınıftaydım ve günlerce, haftalarca yatağa bağlı kaldım. Şanssızlığım bununla da bitmedi; beş yıllık ilkokul hayatımdaki üçüncü öğretmenimleydim ve aramızda henüz bir bağ kurulamamıştı. Bu uzun süreli hastalık, beni eğitimde geriletti. O zamana dek çevresinden sürekli övgüler duyan, yarışmalardan ödüllerle dönen ben, hastalığımın bir sonucu olarak matematik karneme düşen o ‘4’ notuyla sarsıldım. Bu, hayatımdaki ilk büyük kırılmaydı. İçimde bir şeyler tamir edilemeyecek şekilde çatlamıştı. Etrafımdakilerin “Büyük Adam Olacak” dediği o çocuğun tüm özgüvenini, zihnimde tek bir rakam yerle bir etmişti. Artık büyük adam olamayacaktım.

Alıştığım övgüyü ve takdiri başka yollarda aramaya başladım. Kendimi basketbola, halk oyunlarına, futbola adadım. Kimilerine göre bu alanlarda da başarılıydım, kimilerine göre ise yetersizdim. Ama asıl sorun, yaptığım hiçbir şeyin benim içime sinmemesiydi. Ruhum ait olduğu yere, sanata dönmek için çırpınıyordu. Tiyatroyu denedim, hem de defalarca. Fakat sahnede olmak bana göre değildi; ben yazılan bir metnin piyonu değil, o metni var eden yazar olmalıydım. İçimde kalan son sanat kıvılcımını, enstrüman sevgisini gitarla ateşledim. Bir süre için varım yoğum müzik oldu. Bir yandan öğreniyor, bir yandan kendi bestelerimi yapıyordum. Yine de bir şeyler eksikti. Ben, yine ben olamıyordum.

Asıl mesele, kafamın içinde hiç durmadan dönen kurguların esiri olmamdı. Beynim, gördüğüm her yüzden, duyduğum her melodiden, tanık olduğum her olaydan bir olasılık üretiyor ve bunu anında bir hikâyeye dönüştürüyordu. Başarısız geçen lise hayatımın ardından üniversiteyi de bu içsel boşluğu doldurma çabasıyla tamamladım. Zihnimin analitik çalıştığını biliyordum ama bir o kadar da ezberimin kötü olduğunun farkındaydım. Her şeyi anında unutuyordum. Bu sorunu aşmak için durmadan notlar almaya başladım; küçük kağıtlara, telefonuma, bilgisayarıma… Zihnimdeki o uçuşan hikayeleri bir yerlere demirlemeye çalışıyordum.

Ve bir gün, o birikmiş notlarımı okurken kendimi buldum. Ben yine ben olmalıydım. Yazmalıydım. O notlardaki kurguları, beynimin içinde dönüp duran o onlarca romanı kağıda dökmeliydim. Bu kararı almamdaki en büyük tetikleyici ise tüm dünyayı evlere kapatan pandemi oldu. O sessizlik ve içe dönüş, benim için bir milattı.

Sonunda başardım. Artık beynimde bir esir gibi tuttuğum, notlarımda filizlenen o kurguları ait oldukları yere, yani sayfalara aktarıyorum. Şimdi tamamım. Eksik olan parça yerine oturdu. Ben buyum. Evet, tam olarak ben buyum. Artık eminim. Ben bir yazarım.

KDY’de kitap yayınlatmak

Hayal gücünüz yıllardır demlenen bir şarap gibiydi. Zihninizin mahzenlerinde sabırla bekleyen karakterler, olaylar ve dünyalar vardı. Belki bir sabah kahvesinde, belki uykusuz bir gecenin sonunda o büyülü “başlama” anı geldi. Parmaklarınız klavyenin üzerinde gezinmeye başladığında, artık geri dönüşü olmayan bir yolculuğa çıktığınızı biliyordunuz. Aylar, belki de yıllar boyunca her boş anınızı, her fedakârlığınızı o metne adadınız. Dostlarınız dışarıda gezerken siz kurgunuzdaki bir düğümü çözmeye çalışıyor, ailenizle geçireceğiniz zamandan çalıp karakterlerinize hayat üflüyordunuz. Son noktayı koyduğunuzda, içinizde hem devasa bir boşluk hem de bir dağı fethetmiş olmanın tarifsiz gururu vardı. Eseriniz, ruhunuzun bir parçası, en mahrem sırdaşınız olmuştu.

Sonra o meşhur ve meşakkatli süreç başladı: Yayınevi maratonu. Özenle hazırladığınız dosyanızı, umut dolu bir ön yazıyla birlikte onlarca yayınevinin e-posta kutusuna gönderdiniz. Ve bekleyiş… O bekleyiş ki, eserinizi yazmaktan daha zordu. Gelen ilk cevaplar, midenize bir yumruk gibi oturdu. “Yayın politikamıza uygun değildir,” diyen kibar reddedişler, en iyi senaryoydu. Çoğu zaman ise sadece derin bir sessizlik vardı; varlığınızın ve emeğinizin hiçe sayıldığı, cevaba bile layık görülmediğiniz o sağır edici sessizlik. Bazıları ise hayallerinizi bir ticari meta olarak görüp, “baskı masraflarına ortak olursanız basarız” diyerek umudunuzu parayla tartmaya kalktı. Kapılar bir bir yüzünüze kapanırken, o tutkuyla yazdığınız eser, sanki kollarınızda can veren bir çocuğa dönüştü.

Tam umudunuzu yitirecekken bir ışık parladı: Self-publishing, yani Kişisel Yayıncılık. Türkiye’deki en bilinen temsilcisinin Kitapyurdu Doğrudan Yayıncılık (KDY) olduğunu öğrendiniz. Sistem basitti: Aracıyı ortadan kaldır, kendi kitabının efendisi ol. Yepyeni bir heyecanla dosyalarınızı onların sistemine yüklediniz. Ancak ilk darbe yine gecikmedi: “Editasyon yetersizliği nedeniyle reddedildi.”

O yola girmiştiniz bir kere, geri dönemezdiniz. İki seçeneğiniz vardı: Ya bütçenizi zorlayarak profesyonel bir editör bulacak ve yüzlerce, belki binlerce lira harcayacaktınız ya da kendi kendinizin editörü olup haftalarca, gecelerce metninizin üzerinde bir cerrah titizliğiyle çalışacaktınız. Her bir virgülü, her bir “de/da” ekini, her bir anlatım bozukluğunu düzelttiniz. Metniniz nihayet KDY’nin teknik süzgecinden geçmeyi başardı. Sırada kapak tasarımı vardı; yine ya bir tasarımcıya ücret ödeyecek ya da şablonların arasında kaybolup eserinize bir kimlik giydirmeye çalışacaktınız.

Sonunda o beklenen e-posta geldi: “Kitabınız onaylanmış ve sözleşmeniz hazırlanmıştır.” İmzaladığınız dijital sözleşme, bir zafer nişanı gibiydi. Birkaç gün içinde kitabınızın Kitapyurdu’ndaki satış sayfası hazırdı. Titreyen ellerle ilk siparişi siz verdiniz. O an, tüm o reddedilişleri, tüm o yorgunlukları unutturan bir andı. Sanki yıllardır beklediğiniz bayramın sabahına uyanmış gibiydiniz. Kargo bildirimini her gördüğünüzde kalbiniz yerinden fırlayacak gibi oldu. Ve nihayet o paket geldiğinde, kendi adınızın ve eserinizin basılı olduğu o kapağa dokunmak, sayfaların kokusunu içinize çekmek… Bu, parayla satın alınamayacak bir mutluluktu.

Hemen sosyal medya hesaplarınızda gururla duyurdunuz: “Kitabım çıktı!” Eşinizden, dostunuzdan, akrabalarınızdan gelen tebrik mesajları, paylaşımlar ve “hemen sipariş veriyorum” sözleri içinizi ısıttı. İlk satış rakamları da bu yakın çevrenin desteğiyle yüzünüzü güldürdü. Hatta okyanusta bir damla gibi de olsa, sizi hiç tanımayan bir-iki kişinin de kitabınızı almasıyla umudunuz yeşerdi. Acaba olacak mıydı?

İlk hafta her gün, hatta her saat başı satış raporu sayfasını yenilediniz. Sonraki haftalar günde bir defaya düştü. O küçük, heyecan verici artışlar durulduğunda, kontrol sıklığınız birkaç günde bire, sonra haftada bire, sonra da ayda bire indi. Ve en sonunda, o sayfayı hiç açmaz oldunuz. Raporlar hep aynıydı: Sıfır.

Gerçekler işte o zaman tüm çıplaklığıyla yüzünüze vurdu. KDY, size kitabınızı “basma” sözünü tutmuştu, evet. Ama bu, denize bir şişe bırakmaktan farksızdı. Şişenin bir sahile vurup birileri tarafından bulunması tamamen şansa kalmıştı. Kitabınız on binlerce eser arasında sadece bir taneydi. Etkili bir reklam bütçeniz, sizi tanıtacak bir ajansınız, kitabınızı kitapçıların raflarına koyacak bir dağıtım ağınız yoktu. KDY’nin çalışma sistemi, her ne kadar teknik olarak başarılı olsa da ruhu eksikti. Kitapyurdu gibi dev bir markanın gücünü arkasına alıp “İşte bunlar da bizim yazarlarımız, bizim keşiflerimiz!” diyerek öne çıkarmadığı sürece, o kitaplar dijital bir mezarlıkta sessizce beklemeye mahkûmdu.

Bir ara yazarlar için ne kadar büyük bir umut ışığı yanmıştı oysa. KDY’nin dağıtım ajanslarıyla bir çalışma fırsatı sunduğu kısa bir dönem oldu. Bu, kitabınızın sadece internette değil, belki bir D&R’da, bir kitabevinin rafında okurla buluşma ihtimali demekti. Çok büyük bir adımdı, kişisel yayıncılığı profesyonel lige taşıyabilecek bir hamleydi. Ama sonra ne olduysa oldu ve bu seçenek sessiz sedasız kaldırıldı. O kapı da kapandı.

Sözün özü, eğer derdiniz sadece içinizdeki o ateşi söndürmek, hayal gücünüzü somut bir esere dönüştürmek, kütüphanenize kendi yazdığınız bir kitabı koymak ve “ben bir kitap yazdım” demenin onurunu yaşamaksa, KDY bunun için mükemmel ve paha biçilmez bir sistemdir. Ancak eğer hayaliniz, eserinizin elden ele, dilden dile dolaşması, tanımadığınız insanların hayatlarına dokunması, bir okur kitlesi oluşturması ve adınızın “yazar” olarak anılması ise, bu sistemle bu hedefe ulaşma ihtimaliniz ne yazık ki neredeyse sıfırdır.

Kitabınız bir süre sonra anılarınız arasındaki yerini alacak, belki siz bile varlığını unutacaksınız. Ta ki bir gün evde temizlik yaparken bir kolinin içinde kendi eserinizi bulana dek. O an, hem tatlı bir gururu hem de gerçekleşmemiş bir hayalin burukluğunu aynı anda hissedeceksiniz.