Alın İçimdeki Zehiri

Alın! Söküp alın damarlarıma sızan bu zifiri zehri. Sadece içimden değil, kemiklerimden, etimden, ruhumun en ücra köşelerinden kazıyıp atın.

Sakın kanmayın dışarıdan gördüğünüz bu yüze. O gülümseme, enkazın üzerine çekilmiş ucuz bir brandadan ibaret. O sakin duruş, kendi içinde kıyametler kopan bir volkanın zoraki sükuneti. Ben o değilim. Ben, o enkazın altında nefessiz kalmış, harabelerinin esiri olmuş biriyim. Zihnim, duvarları sürekli üzerime yıkılan bir hapishane ve ben o hapishanenin hem mahkumu hem gardiyanıyım.

Bu zehir yavaş yavaş öldürmüyor, hayır. Her an, her saniye yeniden doğurup yeniden katlediyor. Düşüncelerim, asit gibi damlıyor ruhumun üzerine; en güzel anılarımı eritiyor, umutlarımı delik deşik ediyor. Kendi sesim, kulağıma düşman fısıltıları gibi geliyor.

Haykırmak mı? Hangi çığlık anlatabilir içimde ordular halinde savaşan bu canavarları? Hangi ses, sessizliğin sağır eden gürültüsünü bastırabilir? Kelimeler… Ah, o aciz kelimeler! Onlar bu yangını anlatmaya cüret ettiklerinde ağzımda birer birer küle dönüyorlar. Ne bir şairin dizesi, ne bir ressamın paleti, ne de bir yazarın binlerce sayfası… Hiçbiri tarif edemiyor bu hiçliği, bu kendi kendine saldıran, kendi kendini yiyip bitiren vahşeti.

Susmak mı? Nasıl susulur, damarlarınızda lavlar dolaşırken? Bedeniniz sakin bir göl gibi dururken, ruhunuzda tsunamiler birbirini kovalarken nasıl susulur?

Bu zehrin panzehiri ne mi?
Biliyorum.
Bir teselli değil, bir nasihat değil. Panzehir, bu satırların ardındaki o görünmez titreşimi hissedecek bir çift göz. Anlaşılmak değil, hayır, bu kelime çok basit kalır… Daha fazlası.

Okunmak istiyorum.

Zihnimin en karanlık koridorlarında yankılanan o isimsiz çığlığın, bir başkasının ruhunda bir anlığına bile olsa yankı bulduğunu bilmek. Birinin, maskemin ardındaki bu harabeyi görmesi ve “Seni gördüm” demesi.

İşte o an, zehir panzehire dönüşür. O an, varlığım bir anlam kazanır.

Beni okuyun. Çünkü ancak o zaman gerçekten nefes alabilirim. Ancak o zaman var olabilirim.

Bir Bedene Sığmaz Ruhum

Benim ruhum bir bedene sığmaz, dar gelir bu fanilik. O, bir kafese kapatılamayacak kadar asi, bir kalıba dökülemeyecek kadar engin. İşleri o kadar çoktur ki, çoğunlukla bu etten kemikten bedende durmaz, duramaz. Bir an durulsa, sanki varoluşun kendisi soluk almayı unutur gibi gelir bana.

Sürekli gezinir hayalimin sınırsız evreninde; bir gezegenin yörüngesinde kaybolmuş yıldız tozu misali, serbestçe salınır. Bazen, zamanın ve mekânın ötesinde bir bahçede, rengarenk çiçeklerin kokusuyla sarhoş olur, derin bir nefes alıp dinlenir. Kimi zaman bir kıraathanenin loş ışığında, yanan sigaranın dumanı olur; iç çekişlerin, hayallerin ve kederlerin kokusunu içine çeker, havaya karışıp görünmez olur. Yüksek dağların zirvesinde, kollarını sonsuzluğa açmış, rüzgarın fısıltılarını dinleyen adamın yüzüne vuran o deli rüzgar oluverir aniden. Oradan oraya savrulur, bir yaprak gibi, bir tüy gibi, kendi varlığının bile sınırlarını zorlayarak.

Ama hiç bilmediği tek şeydir yorulmak. Yorgunluğun ne olduğunu bilmez. Yorulan adam olur, güneşin altında kavrulan, alnından ter damlaları süzülen emekçinin teri olur, ama yine de yorulmaz. Aç kalır, açıkta kalır, sırtında rüzgar eser, karnında açlık uğuldar, ama asla durmaz. Göç kervanını güden çoban olur; çölün kumlarında kaybolmuş adımların sesiyle yankılanır varlığı. Bir çocuğun masum mutluluğu olan rengarenk bir balon olur, gökyüzüne doğru süzülürken, minik bir elden kaçırılıp kalbi kırık bir hayal kırıklığına dönüşen o balonda gizlenir.

Bu dünyada tek bir vücut azdır ona, yetmez, yetemez. Bir bedene sığdırılamaz bu sonsuz arayış, bu bitmeyen tutku. Yettiği anda, o beden bu dünyalık olmayacaktır artık, bu fani topraklara ait kalamayacaktır. Çünkü benim ruhumun sahibi, her insan gibi yaşayan, işe gidip gelen, yemek yiyen, yorulunca oturduğu koltukta sızan o sıradan beden değildir. Benim ruhum, bir kıvılcımdır, bir isyandır, bir çığlıktır, varoluşun ta kendisidir. Ve o, asla durmayacaktır. Sonsuza dek…

Muz Kokulu Adalet

Hayat, insana “Ne oldum?” dememeyi, her zaman “Ne olacağım?” diye sorması gerektiğini fısıldayan, bilge ve yaşlı bir hocaydı. Hüseyin, bu dersi henüz onlu yaşlarının başında, yüreğine saplanan bir sızıyla öğrenmişti.

Üç kardeşin en büyüğü değildi belki ama babasının acısını en derinde hisseden ortanca çocuktu. Daha üç yaşındayken kaybetmişti babasını. Mahallenin sevilen, sayılan, mert adamı, otuz dokuzunda toprağa giriverince, geride üç yetim ve gözü yaşlı bir eş bırakmıştı. O günden sonra evin bacası bir başka türlü tütmüş, duvarları daha bir soğuk olmuştu. Kış gecelerinde, incecik yorganın altında birbirlerine sokulup uyuyan üç küçük bedenin sıcaklığı, ancak birbirlerine yetiyordu. Aç kaldıkları günler, yokluğun adeta elle tutulur hale geldiği anlar oldu.

İki amcaları vardı. Biri, kendi halinde, onlara kol kanat geremeyecek kadar kendi derdindeydi. Diğeri ise şehrin sayılı zenginlerindendi. Villaları, yazlıkları, sayısız arabasıyla dillere destan bir servetin üzerinde oturuyordu. Ama bu zenginlikten yetim yeğenlerine düşen, sadece bayramdan bayrama hissettikleri derin bir yoksunluk ve buz gibi bir mesafeydi.

Yine bir Ramazan Bayramı’ydı. Annelerinin temizleyip pakladığı eski ama temiz kıyafetleriyle, zengin amcalarının kapısını çalmışlardı. İçerisi, baklavaların, et yemeklerinin ve neşeli kahkahaların kokusuyla doluydu. Amcaları, diğer kuzenlerinin başını okşuyor, ceplerine gıcır gıcır bayram harçlıkları sıkıştırıyordu. Hüseyin ve kardeşleri ise kapının ağzında, görünmez bir duvarın ardında öylece dikilip kalırlardı. Zengin amcaları, sanki babaları ölünce onlar başka bir soydan gelmiş gibi davranır, elini öpmek için uzandıklarında bile elini usulca geri çekerdi.

O bayram, amcalarının elinde bir poşet muzla salona girdiğini gördüler. O güne dek Hüseyin’in damağına muzun tadı hiç değmemişti. Gözleri parladı. Kuzenlerine birer birer muzlar dağıtıldı. Sıra onlara geldiğinde, küçük amca elindeki poşete şöyle bir bakıp, “Muz bitti,” dedi.

Bu iki kelime, Hüseyin’in çocuk kalbine bir hançer gibi saplandı. Çünkü o, amcasının mutfağa doğru yürürken elindeki poşetin hala muzla dolu olduğunu görmüştü. O ana kadar yaşadığı hiçbir hor görülme, hiçbir dışlanma canını bu denli yakmamıştı. Bir meyvenin esirgenmesi değildi mesele; varlığının, yetimliğinin yüzüne bir tokat gibi çarpılmasıydı.

O gece Hüseyin yatağında sabaha kadar ağladı. Küçük ellerini semaya açtı ve çocuk saflığıyla, yüreğinden kopan en içten bedduayı fısıldadı: “Allah’ım,” dedi, “Sen her şeyi görürsün. Ne olur, onun değirmenini tersine çevir.”

O günden sonra annesi ne kadar ısrar etse de bir daha o amcanın evine bayramlaşmaya gitmedi.

Zaman, en adil yargıçtı. Yıllar yılları kovaladı. Hüseyin, yokluğun içinde azmiyle parladı. Okudu, gecesini gündüzüne kattı ve sonunda iş,güç, sıcak bir yuva sahibi oldu.

Bu sırada, zengin amcanın değirmeni de Hüseyin’in duasındaki gibi tersine dönmeye başlamıştı. Önce işleri bozuldu, sonra iflas bayrağını çekti. O sayısız arabalar, villalar, yazlıklar birer birer satıldı, borçlara gitti. Bir zamanlar şehrin tepesinden bakan adam, şimdi başını öne eğmiş, eski dostlarından medet umar hale gelmişti.

Ve bir gün, kader ağlarını ördüğü o son sahneyi hazırladı. Hüseyin’in kapısı çalındı. Gelen, bir zamanların zengin, şimdinin bitkin ve yorgun amcasıydı. Utana sıkıla, başı yerde borç istedi.

Hüseyin, karşısındaki adama baktı. İçinde bir anlık bir gülümseme belirdi. Kibirli, acımasız bir gülümseme değildi bu. Yıllar önce ettiği duanın kabul olduğunu anlayan, ilahi adaletin tecellisine şahit olan bir çocuğun buruk tebessümüydü. Amcasının istediği parayı hazırladı. Sonra dışarı çıkıp bir poşet dolusu muz aldı. Parayı özenle poşetin içine, muzların arasına yerleştirdi.

Amcasının eline poşeti uzattığında tek kelime etmedi. Amcası da başını kaldırıp yüzüne bakamadı. O borç hiçbir zaman geri ödenmedi.

O günden sonra ne amca bir daha Hüseyin’in kapısını çaldı, ne de Hüseyin bir daha o amcasını gördü. Geriye sadece, bir poşet dolusu muzun ödediği bir vicdan borcu ve hayatın fısıldadığı o büyük sır kaldı: Ne oldum dememeli, ne olacağım demeli.

Ankara’dan Silopi’ye Uzanan Bir Vefa Borcu: Hayat Türküsü’ne Dair…

O zamanlar sahada, bir bankanın temsilcisi olarak çalışıyordum. Ülkenin güneydoğusu karışıktı, hendek operasyonları ya başladı ya başlayacaktı. Sıcak bir yaz günü, Ankara’nın bunaltıcı sıcağında direksiyon başındayken aldım o haberi. KPSS yerleştirme sonuçları açıklanmıştı ve eşim, Şırnak Silopi’ye atandığını söylüyordu.

Direksiyonu yumrukladığımı, çaresizce ağladığımı hatırlıyorum. “Gitme” dedim, hepimiz “gitme” dedik ama dinletemedik. Şimdi anlıyorum ki, iyi ki de dinlememiş. Bize tek bir cevap verdi, o cevap tüm korkularımızın üzerine bir kalkan gibiydi: “Vatanın her köşesi benim görev yerim, öğrencisi olan her yer benim okulum, okumak için okul kapısına dikilen her çocuk benim evladım.”

Bu sözlerle gitti. Mesleğine olan inancı, devletine olan güveni ve öğrencilerine olan sevgisi, tüm endişelerimizden daha büyüktü. “Bir yıllık askerliğimi yapmaya gidiyorum” diyerek vedalaştı bizimle. Günlerce ağlaştık, sanki tam olarak vedalaşamadık. O gidince eve giremem sanıyordum. Bomboş ve buz gibi bir eve girmek çok zordu. Bedenim aylarca Ankara’da kalakaldı ama ruhum ve aklım hep Silopi’deydi. Benim için bitmeyen günler ve geceler başlamıştı.

Hendek operasyonları başladığında endişem daha da arttı. Ama eşim, bir tek kelime olsun Silopi için kötü bir söz söylemedi. Mermilerin arasından koşarak servise bindiği günlerde bile asla pes etmedi. Ta ki o güne kadar… Liseden tek arkadaşı, Silopi’de kendisine kalacak yer bulmasına yardım eden Mehmet şehit düşene kadar. Günlerce ağladı. Ona bir teşekkür bile edemediğini söyleyip durdu. Mehmet’in şehit olduğu gün ona attığı mesaja cevap alamadığı o an, dün gibi aklında. O mesajları telefonundan hiç silemedi.

Nisan sonuna doğru, operasyonların sonlarına gelinirken sokağa çıkma yasakları kalktı. Bu kez ben de eşimle birlikte Silopi’ye gittim. Aman Allah’ım! Karşımda darmaduman olmuş bir şehir duruyordu. Günlerce süren çatışmalar altında virane olmuş bir şehir. Her duvarda kurşun izi, her sokak enkaz yığını…

Korkarak girdiğim o şehrin insanını görünce içimde korkudan eser kalmadı. Her sokağını gezdim, eşimin okuluna gittim. İşte o an, o yıkık duvarların arasında kendime bir söz verdim. Bu şehre, şehit Mehmet’e ve bu kadar zor şartlarda görev yapan tüm öğretmenlere bir borcum vardı. “Hayat Türküsü”nü önce Silopi sokaklarında, zihnime yazdım.

Madem bu Silopi’nin hikayesi olacaktı, madem bir vefa borcunu ödeyecektim; o zaman kendime olan borcumu da ödemeliydim. Biraz Silopi’den, biraz benden, biraz bizden “Hayat Türküsü” doğdu. İyi ki de doğdu. İçindeki her notada Mehmet, Zahide, Yüksel, İsmet, Muhammed var. Her birinde biraz ben, biraz sen varsın. Ama en önemlisi, bir gün ölürsem çocuklarıma bırakacağım birkaç ders var.

Umarım bu türkü, ruhuna dokunduğu her kalpte, o zor günlerin kahramanlarını ve hikayelerini yaşatır.

Bir Tatlı Kaşığı Acı Hakkında…

Bir kitap yazma fikri, ‘Bir Tatlı Kaşığı Acı’nın doğumundan çok önce zihnimde demlenen eski bir hayaldi. Okuduğum her eserde, ‘Eğer bu benim kalemimden çıksaydı…’ diye düşünmekten kendimi alamazdım. Benim kitabım, okuduğum o yüzlerce kitapta bulamadığım o ‘farklı’ şeyi sunmalıydı okura.

‘Nasıl başlıyorsa öyle bitmeli’ ilkesi, ‘Bir Tatlı Kaşığı Acı’nın temel direği oldu. Kurguyu tamamen bu motto üzerine inşa ettim. Sayfalarında aşk, entrika ve ihanet olmalıydı; ama hepsinden öte, okuru her an şaşırtacak sürprizler barındırmalıydı. Çünkü inanıyorum ki bir roman, merak uyandırdığı ölçüde okunur, şaşırttığı ölçüde dilden dile dolaşır ve okurun kendinden bir parça bulduğu ölçüde evlere konuk olur. Bu yüzden hepsi bir arada, eksiksiz ve kusursuz olmalıydı.

‘Bir Tatlı Kaşığı Acı’, yıllar süren bir kurgu ve fikir işçiliğinin sonunda dünyaya geldi. Ancak hikâyenin bazı noktalarını bilinçli olarak okurun hayal gücüne bıraktım. Çünkü bir eser, okurunu ne kadar hayal kurmaya teşvik ederse, onunla o kadar bütünleşir.

Sizlerden gelen değerli geri bildirimler, yılların emeğinin boşa gitmediğini ve bu hikâyenin ne kadar sevildiğini bana en güzel şekilde hissettirdi. Benim ilk göz ağrım, ilk evladım Salih’in sizin de evladınız, sizin de bir parçanız olması en büyük mutluluğum. Gösterdiğiniz bu içten teveccühe minnettarım. Henüz okumamış olanların da, okuduklarında aynı keyfi almaları en büyük dileğiyle…

Nasıl Yazar Oldum?

Ben, ilkokul kapısından içeri girdiğimde okuma yazmayı çoktan sökmüş bir çocuktum. 80’ler ve 90’lar kuşağının çocukları, o günlerin ruhunu iyi hatırlar. Bizim zamanımızda, televizyonun en masum ve öğretici yüzü olan “Susam Sokağı” diye bir dünya vardı. Edi ile Büdü, Kurabiye Canavarı ve diğerleri, farkında bile olmadan bana harflerin sırrını öğretmişti. O günleri düşündüğümde, annemin bir defter alacak parasının olmayışının beni nasıl şekillendirdiğini daha iyi anlıyorum. Benim defterim, babamın okuduğu gazetelerin kenar boşluklarıydı. O pürüzlü kağıtların üzerine yazarak, mürekkepli satırları heceleyerek geçerdi günlerim. Sosyal medyanın hayal dahi edilmediği o yıllarda, gazeteler evin en önemli iletişim ve öğrenme aracıydı.

Okul başladığında, öğretmenimin arkadaşlarıma sabırla öğrettiği çizgiler, harfler ve heceler benim için çoktan aşılmış birer merhaleydi. Bu durumda yalnız da değildim; Emin adında bir arkadaşım da benimle aynı kaderi paylaşıyordu. Öğretmenimizin defalarca tekrar ettirdiği, sıraları dolduran o monoton alıştırmalar, bizim zihin seviyemizin çok gerisindeydi. Bu durumu fark eden öğretmenimiz, babam olmadığı için annemi okula çağırdı. Niyeti iyiydi; beni doğrudan üst sınıflardan birine alarak potansiyelimi ziyan etmek istemiyordu. Fakat annemin yüreğindeki koruma kalkanı buna izin vermedi. “Daha çok küçük, büyüklerin arasında ezerler yavrumu,” diyerek bu teklifi reddetti. Emin ise bu fırsatı değerlendirip doğruca üçüncü sınıfa geçti.

Benim içinse iki yıl sürecek bir bekleme dönemi başlamıştı. Sınıf arkadaşlarım harflerle boğuşurken, ben sıraların arasında romanların dünyasına dalıyordum. Bugün ilkokullarda okutulması dahi eleştirilen Ömer Seyfettin’in “Falaka”sını ben daha birinci sınıfta, o küçük halimle bitirmiştim. O iki yıl boyunca kaç roman, kaç öykü devirdiğimi şimdi hatırlamıyorum bile. Ama sanatla, edebiyatla olan kopmaz bağımın temellerinin o yıllarda atıldığını çok net hatırlıyorum. Bu süreç beni sanatsal bir arayışa itti. Katıldığım resim, şiir ve öykü yarışmalarının sayısını unuttum. Kazandığım ödüllerin çoğu hafızamdan silinmiş olsa da, içlerinden bir tanesi tüm hayatımı değiştirecek kadar değerliydi benim için. O ödül, bana bir vizyon vermişti: Ben çok iyi bir sanatçı olacaktım. Zihnimde başka hiçbir düşünceye yer yoktu.

Ancak çocukluğun o maymun iştahlı ve çabuk vazgeçen doğası, yakalandığım bir hastalıkla birleşerek bu hayali sekteye uğrattı. Dördüncü sınıftaydım ve günlerce, haftalarca yatağa bağlı kaldım. Şanssızlığım bununla da bitmedi; beş yıllık ilkokul hayatımdaki üçüncü öğretmenimleydim ve aramızda henüz bir bağ kurulamamıştı. Bu uzun süreli hastalık, beni eğitimde geriletti. O zamana dek çevresinden sürekli övgüler duyan, yarışmalardan ödüllerle dönen ben, hastalığımın bir sonucu olarak matematik karneme düşen o ‘4’ notuyla sarsıldım. Bu, hayatımdaki ilk büyük kırılmaydı. İçimde bir şeyler tamir edilemeyecek şekilde çatlamıştı. Etrafımdakilerin “Büyük Adam Olacak” dediği o çocuğun tüm özgüvenini, zihnimde tek bir rakam yerle bir etmişti. Artık büyük adam olamayacaktım.

Alıştığım övgüyü ve takdiri başka yollarda aramaya başladım. Kendimi basketbola, halk oyunlarına, futbola adadım. Kimilerine göre bu alanlarda da başarılıydım, kimilerine göre ise yetersizdim. Ama asıl sorun, yaptığım hiçbir şeyin benim içime sinmemesiydi. Ruhum ait olduğu yere, sanata dönmek için çırpınıyordu. Tiyatroyu denedim, hem de defalarca. Fakat sahnede olmak bana göre değildi; ben yazılan bir metnin piyonu değil, o metni var eden yazar olmalıydım. İçimde kalan son sanat kıvılcımını, enstrüman sevgisini gitarla ateşledim. Bir süre için varım yoğum müzik oldu. Bir yandan öğreniyor, bir yandan kendi bestelerimi yapıyordum. Yine de bir şeyler eksikti. Ben, yine ben olamıyordum.

Asıl mesele, kafamın içinde hiç durmadan dönen kurguların esiri olmamdı. Beynim, gördüğüm her yüzden, duyduğum her melodiden, tanık olduğum her olaydan bir olasılık üretiyor ve bunu anında bir hikâyeye dönüştürüyordu. Başarısız geçen lise hayatımın ardından üniversiteyi de bu içsel boşluğu doldurma çabasıyla tamamladım. Zihnimin analitik çalıştığını biliyordum ama bir o kadar da ezberimin kötü olduğunun farkındaydım. Her şeyi anında unutuyordum. Bu sorunu aşmak için durmadan notlar almaya başladım; küçük kağıtlara, telefonuma, bilgisayarıma… Zihnimdeki o uçuşan hikayeleri bir yerlere demirlemeye çalışıyordum.

Ve bir gün, o birikmiş notlarımı okurken kendimi buldum. Ben yine ben olmalıydım. Yazmalıydım. O notlardaki kurguları, beynimin içinde dönüp duran o onlarca romanı kağıda dökmeliydim. Bu kararı almamdaki en büyük tetikleyici ise tüm dünyayı evlere kapatan pandemi oldu. O sessizlik ve içe dönüş, benim için bir milattı.

Sonunda başardım. Artık beynimde bir esir gibi tuttuğum, notlarımda filizlenen o kurguları ait oldukları yere, yani sayfalara aktarıyorum. Şimdi tamamım. Eksik olan parça yerine oturdu. Ben buyum. Evet, tam olarak ben buyum. Artık eminim. Ben bir yazarım.

KDY’de kitap yayınlatmak

Hayal gücünüz yıllardır demlenen bir şarap gibiydi. Zihninizin mahzenlerinde sabırla bekleyen karakterler, olaylar ve dünyalar vardı. Belki bir sabah kahvesinde, belki uykusuz bir gecenin sonunda o büyülü “başlama” anı geldi. Parmaklarınız klavyenin üzerinde gezinmeye başladığında, artık geri dönüşü olmayan bir yolculuğa çıktığınızı biliyordunuz. Aylar, belki de yıllar boyunca her boş anınızı, her fedakârlığınızı o metne adadınız. Dostlarınız dışarıda gezerken siz kurgunuzdaki bir düğümü çözmeye çalışıyor, ailenizle geçireceğiniz zamandan çalıp karakterlerinize hayat üflüyordunuz. Son noktayı koyduğunuzda, içinizde hem devasa bir boşluk hem de bir dağı fethetmiş olmanın tarifsiz gururu vardı. Eseriniz, ruhunuzun bir parçası, en mahrem sırdaşınız olmuştu.

Sonra o meşhur ve meşakkatli süreç başladı: Yayınevi maratonu. Özenle hazırladığınız dosyanızı, umut dolu bir ön yazıyla birlikte onlarca yayınevinin e-posta kutusuna gönderdiniz. Ve bekleyiş… O bekleyiş ki, eserinizi yazmaktan daha zordu. Gelen ilk cevaplar, midenize bir yumruk gibi oturdu. “Yayın politikamıza uygun değildir,” diyen kibar reddedişler, en iyi senaryoydu. Çoğu zaman ise sadece derin bir sessizlik vardı; varlığınızın ve emeğinizin hiçe sayıldığı, cevaba bile layık görülmediğiniz o sağır edici sessizlik. Bazıları ise hayallerinizi bir ticari meta olarak görüp, “baskı masraflarına ortak olursanız basarız” diyerek umudunuzu parayla tartmaya kalktı. Kapılar bir bir yüzünüze kapanırken, o tutkuyla yazdığınız eser, sanki kollarınızda can veren bir çocuğa dönüştü.

Tam umudunuzu yitirecekken bir ışık parladı: Self-publishing, yani Kişisel Yayıncılık. Türkiye’deki en bilinen temsilcisinin Kitapyurdu Doğrudan Yayıncılık (KDY) olduğunu öğrendiniz. Sistem basitti: Aracıyı ortadan kaldır, kendi kitabının efendisi ol. Yepyeni bir heyecanla dosyalarınızı onların sistemine yüklediniz. Ancak ilk darbe yine gecikmedi: “Editasyon yetersizliği nedeniyle reddedildi.”

O yola girmiştiniz bir kere, geri dönemezdiniz. İki seçeneğiniz vardı: Ya bütçenizi zorlayarak profesyonel bir editör bulacak ve yüzlerce, belki binlerce lira harcayacaktınız ya da kendi kendinizin editörü olup haftalarca, gecelerce metninizin üzerinde bir cerrah titizliğiyle çalışacaktınız. Her bir virgülü, her bir “de/da” ekini, her bir anlatım bozukluğunu düzelttiniz. Metniniz nihayet KDY’nin teknik süzgecinden geçmeyi başardı. Sırada kapak tasarımı vardı; yine ya bir tasarımcıya ücret ödeyecek ya da şablonların arasında kaybolup eserinize bir kimlik giydirmeye çalışacaktınız.

Sonunda o beklenen e-posta geldi: “Kitabınız onaylanmış ve sözleşmeniz hazırlanmıştır.” İmzaladığınız dijital sözleşme, bir zafer nişanı gibiydi. Birkaç gün içinde kitabınızın Kitapyurdu’ndaki satış sayfası hazırdı. Titreyen ellerle ilk siparişi siz verdiniz. O an, tüm o reddedilişleri, tüm o yorgunlukları unutturan bir andı. Sanki yıllardır beklediğiniz bayramın sabahına uyanmış gibiydiniz. Kargo bildirimini her gördüğünüzde kalbiniz yerinden fırlayacak gibi oldu. Ve nihayet o paket geldiğinde, kendi adınızın ve eserinizin basılı olduğu o kapağa dokunmak, sayfaların kokusunu içinize çekmek… Bu, parayla satın alınamayacak bir mutluluktu.

Hemen sosyal medya hesaplarınızda gururla duyurdunuz: “Kitabım çıktı!” Eşinizden, dostunuzdan, akrabalarınızdan gelen tebrik mesajları, paylaşımlar ve “hemen sipariş veriyorum” sözleri içinizi ısıttı. İlk satış rakamları da bu yakın çevrenin desteğiyle yüzünüzü güldürdü. Hatta okyanusta bir damla gibi de olsa, sizi hiç tanımayan bir-iki kişinin de kitabınızı almasıyla umudunuz yeşerdi. Acaba olacak mıydı?

İlk hafta her gün, hatta her saat başı satış raporu sayfasını yenilediniz. Sonraki haftalar günde bir defaya düştü. O küçük, heyecan verici artışlar durulduğunda, kontrol sıklığınız birkaç günde bire, sonra haftada bire, sonra da ayda bire indi. Ve en sonunda, o sayfayı hiç açmaz oldunuz. Raporlar hep aynıydı: Sıfır.

Gerçekler işte o zaman tüm çıplaklığıyla yüzünüze vurdu. KDY, size kitabınızı “basma” sözünü tutmuştu, evet. Ama bu, denize bir şişe bırakmaktan farksızdı. Şişenin bir sahile vurup birileri tarafından bulunması tamamen şansa kalmıştı. Kitabınız on binlerce eser arasında sadece bir taneydi. Etkili bir reklam bütçeniz, sizi tanıtacak bir ajansınız, kitabınızı kitapçıların raflarına koyacak bir dağıtım ağınız yoktu. KDY’nin çalışma sistemi, her ne kadar teknik olarak başarılı olsa da ruhu eksikti. Kitapyurdu gibi dev bir markanın gücünü arkasına alıp “İşte bunlar da bizim yazarlarımız, bizim keşiflerimiz!” diyerek öne çıkarmadığı sürece, o kitaplar dijital bir mezarlıkta sessizce beklemeye mahkûmdu.

Bir ara yazarlar için ne kadar büyük bir umut ışığı yanmıştı oysa. KDY’nin dağıtım ajanslarıyla bir çalışma fırsatı sunduğu kısa bir dönem oldu. Bu, kitabınızın sadece internette değil, belki bir D&R’da, bir kitabevinin rafında okurla buluşma ihtimali demekti. Çok büyük bir adımdı, kişisel yayıncılığı profesyonel lige taşıyabilecek bir hamleydi. Ama sonra ne olduysa oldu ve bu seçenek sessiz sedasız kaldırıldı. O kapı da kapandı.

Sözün özü, eğer derdiniz sadece içinizdeki o ateşi söndürmek, hayal gücünüzü somut bir esere dönüştürmek, kütüphanenize kendi yazdığınız bir kitabı koymak ve “ben bir kitap yazdım” demenin onurunu yaşamaksa, KDY bunun için mükemmel ve paha biçilmez bir sistemdir. Ancak eğer hayaliniz, eserinizin elden ele, dilden dile dolaşması, tanımadığınız insanların hayatlarına dokunması, bir okur kitlesi oluşturması ve adınızın “yazar” olarak anılması ise, bu sistemle bu hedefe ulaşma ihtimaliniz ne yazık ki neredeyse sıfırdır.

Kitabınız bir süre sonra anılarınız arasındaki yerini alacak, belki siz bile varlığını unutacaksınız. Ta ki bir gün evde temizlik yaparken bir kolinin içinde kendi eserinizi bulana dek. O an, hem tatlı bir gururu hem de gerçekleşmemiş bir hayalin burukluğunu aynı anda hissedeceksiniz.

Yazar Olmak

Yazar olmak, sadece bir meslek değil, bir yaşam biçimidir. Aklın sürekli bir devinim halinde olması, her nefeste yeni bir hikaye fısıldaması demektir. Sabahın ilk ışıklarından gecenin derin karanlığına kadar, yazar, etrafındaki dünyayı bir senaryo, karşılaştığı her insanı bir karakter olarak görmeye başlar. Bir kahve fincanının buğusu, yoldan geçen bir çocuğun gülüşü, rüzgarın ağaç dallarıyla fısıltısı… Her şey, zihnin sonsuz dehlizlerinde yeni kurgulara dönüşmek üzere bekler.

Ancak bu yaratıcı coşkunun bir de karanlık yüzü vardır: yalnızlık. Yazar, kelimelerin labirentinde kaybolurken, düşünceleri ve hayalleri çoğu zaman çevresindekilerden farklı bir yolda ilerler. Kimse tam olarak onun gördüklerini göremez, onun hissettiklerini hissedemez. Bu, hem ilham verici hem de yıpratıcı bir durumdur. Yazar, iç dünyasının zenginliğiyle beslenirken, dış dünyayla kurduğu bağlarda zaman zaman bir kopukluk yaşar.

Tüm bu zorluklara göğüs geren yazar, nihayet hayallerini somutlaştırma anına gelir. Satırlar kağıda dökülür, bölümler bir araya gelir ve ortaya bir eser çıkar. Bu, uzun ve meşakkatli bir yolculuğun ardından varılan bir zirvedir. Ancak yolculuk burada bitmez; aksine, yeni bir aşama başlar: eserin okuyucuyla buluşması.

Büyük bir umutla yayınevlerinin kapıları çalınır. Yazar, eserinin değer göreceğine, okurların kalbine dokunacağına inanır. Ancak acı gerçekle yüzleşmek zorunda kalır. Günümüz dünyasında, edebi yetenek çoğu zaman popülerlik ve sosyal medya etkisiyle gölgelenir. Influencer olmayan, geniş bir takipçi kitlesi bulunmayan bir yazarın sesi, kalabalıklar içinde kaybolmaya mahkum gibidir.

Saatler süren mail trafiği başlar. Her gönderilen mail, bir umut tohumudur. Yazar, ekran başında heyecanla bir yanıt beklerken, zaman acımasızca ilerler. O beklenen mail çoğu zaman gelmez. Belki birkaç nazik reddiye, belki de tam bir sessizlik… Bu durum, yazarın moralini derinden sarsar, hayallerini birer birer soldurur.

Peki ya sonra? Yılmak mı? Belki de birçokları için bu kaçınılmaz sondur. Ancak gerçek bir yazar için hayal gücü, yenilmez bir güçtür. Ne kadar darbe alırsa alsın, ne kadar engelle karşılaşırsa karşılaşsın, o içindeki ses susmaz. Hikayeler anlatılmayı bekler, karakterler canlanmak için sabırsızlanır. Yazar, kalemi eline alır ve yeniden yazmaya başlar. İçinde bir yerlerde, ne olursa olsun bir gün başarılı olacağına dair sarsılmaz bir inanç vardır.

Kalemi kuvvetli, edebiyata ve okura değer veren her yazarın bir gün yüzlerce kitabının okunması, anlaşılması ve sevilmesi dileğiyle… Belki bugün değil, belki yarın değil, ama bir gün mutlaka… Çünkü kelimelerin gücü, en karanlık zamanlarda bile bir ışık huzmesi yaratabilir. Ve o ışık, doğru okuyucuyla buluştuğunda, sonsuza dek parlamaya devam eder.